Demek Sandığın Kadar Direnemiyorsun Ağana
***
Karun’dan devam…
Ellerimin altında titreyen bu kadına baktıkça, içimde garip bir haz kabarıyordu. Sahte karım… Ona bu rolü zorla giydirmiş olmak, aklımın en karanlık köşelerinde bile yankılanıyordu. Hoşuma gidiyordu. Ama aynı anda, içimde büyüyen öfkeyi de bastıramıyordum.
Selim denen o çocuğun elini tuttuğunu gördüğüm an…
İçimde kopan şeyi tarif etmek zordu. O an sadece adamın elini değil, o anı da parçalamak istedim. Kendimi zor tutmuştum ama sabrımın karşılığını alacaktım.
Şimdi karşımda… bedeni ince ince titriyordu.
Hak etmişti.
Daha sabah uyarmıştım onu.
İki bacağının arasında kendime yer bulduğumda, kaçacak bir alanı kalmamıştı. Elbisesi yukarı sıyrılmış, bacaklarının beyazlığı loş ışıkta daha da belirginleşmişti. Ellerini tutuyordum. Kaçmasın diye değil… hissetsin diye.
Parmaklarımı gevşettiğim an, elim bacaklarına yerleşince beni itmeye yeltendi.
“Sakın!” dedim yüzüne tıslayarak.
Tek kelimeydi ama yeterliydi. Durdu.
Ona dokunuyordum ama ötesi asla…
Çünkü benim istediğim onla sevişmek değildi. Onu çözmekti. İçinde ne saklıyorsa, onu kendi elleriyle ortaya dökmesini istiyordum.
Bu yüzden sınırlarını zorlayabildiğim kadar zorlayacaktım.
Yanağına eğildim. Peçenin altından gelen sıcaklığı hissettim. Burnumu kumaşa hafifçe sürtüm.
“Beni zorlamaya devam etme.” Sesim düşüktü ama sertti.
Baş parmağım bacağının üzerinde ağır ağır dolaşırken, teninin pürüzsüzlüğü dikkatimi çekti. İstemsizce bir an duraksadım.
Daha önce beni istemediğini söylemişti. Ama insanlar söylediklerinden ibaret değildir.
Bedenleri daha dürüsttür.
Şimdi…
Birazdan dudaklarından dökülecek o sözle, içinin nasıl titreyeceğini ben de o da görecektik.
Hangi kadın bana karşı koyabilmiş ki… bu küçük yanaşma koyacaktı?
***
Zerda’dan devam…
Peçenin üstünden yanağıma yapışan dudaklarıyla, “Beni zorlamaya devam etme.” deyişindeki ince tehditliyle derin bir iç çektim.
Bacağımdaki eli, üzerime eğilmiş bedeni, yanağımdaki dudakları… asıl beni zorluyordu.
Boğazımı hafifçe temizledim. Sesim, istemsizce incelmişti.
“Bir şey soracağım ağam.” dedim kısık bir tonla.
Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu. Nefesi yüzüme değiyor, bu yakınlık içimi daraltıyordu. Geriliyordum.
“Bu edepsiz… ve tahrik edici cümleleri neden benden duymak istiyorsun? Benden nefret ettiğini biliyorum.”
Kaşları çatık, bakışları ağırdı. Dudakları yavaşça aralandı.
“Unutmuşsun.” Ne dediğini anlamadım. Neyi unutmuştum?
“Karımın yerinde olduğunu…”
İşte o an anladım. İçime soğuk bir şey aktı.
Benim ağzımdan çıkanları bana ait saymıyordu. Onun için ben yoktum. Üzerimdeki koku, elbise… Hepsi beni bir başkasına dönüştürüyordu. Onun karısına.
“Bu yüzden elin başka adamın eline değmemeli.”
Sözleri sakin ama keskin çıktı. Bu, bir istek değildi. Bir dayatmaydı.
Elini saçlarıma götürdü. Parmakları ağır ve sahipleniciydi. Bir tutamı kulağımın arkasına sıkıştırırken yüzü biraz daha yaklaştı. Kaçacak yer bırakmıyordu.
“Hadi… güzelim.” dediğinde sesi kulağımın dibinde bir fısıltı gibi dolaştı. Burnunu yanağıma sürtmesiyle birlikte içimden bir şey kaydı. Bu his… beklemediğim kadar ani ve sarsıcıydı. Kalbim hızlandı, nefesim boğazıma takıldı. Güzelim… sadece bir kelimeydi… ama o kelimeyi söyleyen kişi Karun olunca, ağırlığı bambaşka oluyordu.
Dudaklarım aralandı ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Bu halde… bu kadar yakınken… nasıl o cümleyi kuracaktım? Çünkü o bir erkek ve her an her şey olabilir. Aklım bir yandan kaçmak isterken, diğer yandan bedenim olduğu yerde donup kalmıştı.
“Sana uymaz o… rahat ol.” dediğinde sesi yine aynıydı. Alçak, kendinden emin… ve sinir bozucu derecede sakindi.
Kaşlarım çatıldı. Ne dediğini anlamaya çalışıyordum.
“K-kim uymaz ağam?” diye sordum. Sesim istemsizce titrerken, nefesim de titrek çıktı.
Ve o an olan oldu.
Bir anda bacaklarımı kendine doğru çektiğinde dengem bozuldu. Belimden yakalayıp kendine bastırdı. Aramızdaki mesafe tamamen silindi. Nefesim kesildi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yetmezmiş gibi bir eli kalçama kaydı ve koca eliyle sıkarak kendini bana bastırdı. Varlığını iliklerime kadar hissettirmişti.
Bu sefer… kaçacak hiçbir yerim kalmadı.
“Bu uymaz.” dedi tok bir sesle. Sanki zaman bir anlığına durdu.
Yüzüm bir anda alev aldı. Tüm kanım yanaklarıma hücum etti. Az önce sorduğum sorunun aptallığı yüzüme çarpıldı. Saf gibi ‘kim’ diye sormuştum…
Oysa kast ettiği şey… çok daha başkaydı.
Nefesim düzensizleşti. Ellerim ne yapacağını bilemez halde omuzlarında kaldı. Ne itebiliyordum ne de tamamen geri çekilebiliyordum. Bu kadar yakınlık… bu kadar baskı… zihnimi darmadağın etmişti.
Gözlerimi kaçırmak istedim ama başaramadım. Çünkü o… hala bana bakıyordu.
Ve bu bakış… beni daha da savunmasız bırakıyordu.
Tek çare istediğini ona vermekti yoksa birazdan stresten bayılacağım.
Bedenimi ondan uzaklaştırmak istediğimde, her iki eli bu sefer kalçalarımı sarıp engel oldu. Hayır yani, bu adam beni kalçalarıma dokunuyor gerçeği ise daha da sinir ediyordu beni!
Neyse… derin bir nefes aldım. Sesimin cilveli çıkması gerekti yoksa bana tekrar tekrar söyletirdi bu psikopat.
İki gözlerinin arasından mekik dokurken, sonunda dudaklarım aralandı.
“Seni istiyorum ağam.” dediğimde, yüzü ifadesizdi. Hayır ya hayır! Bu demek oluyordu ki beğenmemişti.
“Daha cüretkar ol karıcım. Hep cilve olmaz.” deyince, onu boğmamak için zar zor kendimi zapt ettim. Ağabeyimin katili yüksek ihtimale bu zaten kafasına sıkayım da olup bitsin işte!
Bende sabrımın sonuna gelmiştim…
Hiç beklemediği bir anda ellerimi boğazına sıkıca sarıp kendine çektiğimde, dudaklarımız arasında milim kala “Seni istiyorum ağam…” dedim baskın bir sesle. Allah’tan peçe var ha, yoksa dudaklarım çarpar aman aman…
Bu sefer gözlerindeki o değişimi, çene kaslarının gerildiğini hissetmiştim. Etkilenmişti!
Bir süre öyle kaldık, itmedi beni. Kendini dizginliyor gibi bir hali vardı.
“Bi’ Hazal’ım kadar etmiyorsun ama fena değilsin küçük yanaşma.”
Sözleri… içime saplandı. Ve sonra çekildi.
Aniden.
Desteğim yok oldu. Bedenim boşlukta sendeledi. Ayaklarım yere değdiğinde dengemi zor tuttum. Elim refleksle lavaboluğa gitti. Parmaklarım soğuk yüzeye tutunurken sırtım sertçe kenara sürtündü.
Bir sızı yayıldı omurgamdan yukarı.
“Git şimdi. Bir daha ki ne bu kadar kolay kurtulamasın.”
Kolay mı?
İçimden acı bir gülüş geçti. Kolay dediği şeyin içinde nefesimi tutarak ayakta kalmaya çalıştığım anlar vardı. Ama sustum. Çünkü tek isteğim oradan çıkmaktı.
Neyse sonuçta çözüldü. Başka bir şeye takmasın diğe hızla kapıya ilerlediğimde, “Bekle!” dedi. Hay ben böyle işin!
Yavaşça ona döndüğümde, gözleri gözlerimdeydi ama sonra aşağı kayınca gerildim.
“Çıkar.” dedi birden.
Ben bu gün bu adamı niye anlayamıyordum? Normalde de anlamıyorum ama bugün bir ayrı…
“İç çamaşırını.” deyip işaret ettiğinde, önce idrak edemedim sonra ise nefesim hızlandı.
Hiç tereddüt etmeden, “Olmaz.” deyip banyodan sinirle çıktım. Ne hakla benden böyle bir şey ister!
Odadan da çıkmak için kapıyı açacakken bir kol aniden yan tarafımdan uzanıp, açılan kapıyı sertçe tekrar kapattı. Parmaklarımı son anda kurtarmıştım.
“Bu evliliğin amacını tekrar hatırlatmak zorunda bırakma beni.”
Kulağımın dibinde gelen o tehditkar sesi gerçeği yüzüme tokat gibi çarptı.
‘Kurallarıma uyulmazsa, her türlü ceza kabul edilecek.’ Daha bu sabah, imam nikahından önce kurduğu bu cümle kulaklarımda yankılandı.
“Karın da mı veriyordu sana?” dedim artık dayanamayarak.
“Onun vermesine gerek yoktu.” demesiyle, ne demek istediğini ve neyi ima ettiğini anlamıştım.
Gözlerimi yumdum sakin kalmak için ve sonra ona döndüm. Kapıyla arasında sıkışıp kalmıştım.
Ben ona nasıl vereyim ki özelimi? Temasları yüzünden ister istemez bedenim tepki vermişti hissiz olsam bile ona ve yeni yeni hissediyordum… ıslanmıştım. Vermesem, vazgeçmeyeceğini de biliyordum.
Bunu sadece ben değil, o da fark etmiş olacak ki dudakları küstahça yukarı kıvrıldı.
“Demek sandığın kadar direnemiyorsun ağana…”
***