Abdestimi Bozabilirsin Ağam…
***
Onunla bir süre bakıştık; aslında bu bir bakışma değil, iki iradenin birbirine çarpıp geri çekilemediği, zamanın ağırlaştığı bir düğümlenmeydi ve ben o an, gözlerimi onunkinden ayıracak gücü kendimde bulamadığım için, sadece bakakaldım çünkü bakmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Bana verdiği ilk cezanın bile içimde bu kadar derin, bu kadar yakıcı bir iz bırakması, henüz söylenmemiş olanların gölgesini bile ağırlaştırıyor; daha sonra gelecek olanların nasıl bir yük olacağını düşünmek bile göğsümün içinde daralan nefesimi iyice kesiyordu.
Direksiyonu iki eliyle sıkıca kavramış, parmak boğumları gerilmiş bir şekilde “Evet.” dedi beni beklediğini beli ederek. Sesindeki o keskin, tartışmaya yer bırakmayan ciddiyet içime daha sert işledi; o anın uzaması utancımı kat kat büyütürken, sanki bulunduğum yer daralıyor, üzerime doğru kapanıyordu ve ben bu aşağılayıcı anın bir an önce bitmesi için içimden kendimi zorlayıp duruyordum.
‘Abdestimi bozabilirsin ağam’… Kendi kendime tekrar ettiğim o cümle, kağıt üzerinde yalnızca üç kelime, on iki hece, yirmi beş harften ibaret olmasına rağmen, anlamı içimde büyüyor, ağırlaşıyor, omuzlarıma görünmez bir yük gibi çöküyor.
“Sabrım tükeniyor.” dediğinde, bekledikçe sabrının inceldiğini, inceldikçe öfkesinin keskinleştiğini ve o öfkenin de bana dönecek cezanın şiddetini artıracağını anlamak hiç zor değildi; aksine, bu ihtimalin ağırlığı zaten içimde yankılanıyordu ve her saniye biraz daha büyüyordu.
Dudaklarımı araladım, kelimeler dilimin ucuna kadar geldi ama boğazımda düğümlenip geri çekildi; bir kez daha denedim,
“Abd-” diye fısıltıya yakın bir ses çıkardım fakat yine sustum, çünkü söylemek ile susmak arasında sıkışıp kalmıştım ve en sonunda derin bir nefes alarak, sanki kendimi bir uçurumdan iter gibi “Abdestimi bozabilirsin ağam.” dedim.
Kelimeler o kadar hızlı döküldü ki dudaklarımdan, gözlerimi de istemsizce kapattım, çünkü o anın ağırlığına bakacak cesareti kendimde bulamadım.
Ses çıkmayınca, içimde büyüyen huzursuzlukla gözlerimi araladım ve onun yüzüne baktım; bakışları tatmin olmamış, eksik bulmuş, sanki söylediğim şey yeterince ona ait değilmiş gibi beni süzüyordu ve bu bakış, söylediğim sözlerden bile daha fazla canımı sıkıyordu.
“Gözlerime bakmadın.” dediğinde, sesi bu kez daha soğuk, daha keskin bir çizgi taşıyordu; ardından “Cilveli de değildin.” diye eklediğinde, içimde kabaran öfke boğazıma kadar yükseldi ve ben bağırmamak için elbisemin kenarını avucumun içinde sıktım, parmaklarım kumaşı buruştururken içimdeki isyanı bastırmaya çalışıyordum.
Aklımın içinde bir anlığına, başını o direksiyona defalarca vurup susturma isteği geçti; çünkü karşımda duran adam, ağabeyimin olası katiliydi ve benden cilve bekleyen onun karşısında duruyordum.
Bu düşünce bile midemi bulandırıyordu ama yine de, evet… bunu yapacaktım çünkü bu yol benim seçtiğim yoldu ve şimdi geri dönüş yoktu; kendi kendime acı bir alayla “Al sana Zerda, seçimin buysa, cefasını da çekeceksin.” diye fısıldadım içimden.
Boğazımı temizleyip tekrar gözlerine baktım; nasıl yapılırdı cilve, hangi hareket, hangi bakış buna denirdi.
Ayol… Şapşik… Yaaa tatlı şey… bunlar mıydı cilvenin sesli hali?
Zihnimde birbirine karışan düşünceler arasında, hafifçe omuz kırarak yapılan o yapmacık, neredeyse çocukça hareketler geldi aklıma ve kendime bile yabancı hissettiğim bir rolün içine itildiğimi fark ettim.
“Cilve yapmayı bilmiyorsun değil mi?” diye sorduğunda, tek kaşı hafifçe havaya kalkmış, bakışları beni çözmeye çalışan bir inat taşıyordu ve ben cevap vermek yerine başımı eğerek suskunluğumla yanıt verdim; çünkü o an, söyleyebileceğim hiç bir şey, hissettiğim utanç ve öfke kadar güçlü değildi.
“Bana bak.” dediğinde, sesi itiraz kabul etmeyen bir ağırlıkla üzerime çöktü ve ben istemesem de başımı yavaşça kaldırıp ona baktım; bakışlarımda hem zorunluluğun getirdiği bir teslimiyet hem de içimde bastırmaya çalıştığım bir direnç vardı.
Ardından “Alt dudağını ısır.” dediğinde, neyi amaçladığını anlayamasam da sözlerinin ağırlığı beni sorgulamaktan alıkoydu ve dudaklarımı hafifçe aralayıp alt dudağımı dişlerimin arasına aldım; bu küçük hareket bile içimde tuhaf bir gerilim yaratırken,
“Bana doğru eğil.” demesiyle koltuktan hafifçe doğrulup ona doğru eğildim ve aramızdaki mesafe neredeyse yok olacak kadar azaldı, nefeslerimiz birbirine karışacak kadar yakındık.
Gözleri, peçenin altında belli belirsiz seçilen, dişlerimin arasında sıkışmış dudağımda takılı kalıyor, sonra yavaşça eğildiğim için açılan dekolteme kayıyor ve tekrar dudaklarıma dönüyordu; o bakışların ağırlığını üzerimde hissederken, içimdeki tüm huzursuzluğa rağmen duruşumu bozmadım çünkü bu anın bir an önce bitmesini istiyordum ve başka bir seçeneğim yoktu.
“Fısıldar gibi söyle şimdi.” dediğinde, sanki kalbim bir anlığına atmayı unuttu; göğsümdeki boşluk büyüdü ama yine de dudaklarımı aralayıp o cümleyi söyledim.
“Abdestimi bozabilirsin ağam…” sesim kulağıma bile yabancı, yumuşak ve ince bir tınıyla döküldü, sanki o sesi ben değil de içimdeki başka bir kadın çıkarıyordu ve o an, bunun cilve denilen şey olup olmadığını düşünürken, kendi kendime bile şaşırdım.
Karun’un gözleri dudaklarımda takılı kalmış, bakışları ağırlaşmıştı; nefesinin ritmi değişmiş, daha sık, daha belirgin hale gelmişti ve ben bunu aramızdaki o dar mesafede açıkça hissedebiliyordum fakat bir anda, sanki kendine gelmiş gibi duruşunu toparladı, omuzlarını gerdi ve boğazını temizledi; o anın içinden sıyrılıp tekrar kontrolü eline alırken, “Yerine geç.” dedi ve ben de hiç vakit kaybetmeden geri çekilip koltuğuma oturdum.
“Oldu mu ağam?” diye sordum, başımı hafifçe eğip ona bakarken sesimde hem çekingen bir merak hem de bitmiş olmanın getirdiği bir rahatlama vardı.
O ise bana bakmadan, gözlerini yola verip “İdare.” dedi ve arabayı çalıştırdı, motorun sesi o anın üzerini örterken içimden bu kelimesine bile sevindim, sanki üzerimden görünmez bir yük kalkmış gibi…
Konağa geldiğimizde sabahın erken saatleriydi; hava henüz tam aydınlanmamış, sokaklar sessizliğini koruyordu ve o arabayı arka sokakta durdurduğunda, içimde kalan huzursuzlukla ona dönüp “Biri sorarsa ne diyeyim ağam?” dedim çünkü aklıma ne düzgün bir bahane ne de tutarlı bir yalan geliyordu.
“Onu da ben mi sana öğreteyim?” diyerek bana döndü, bakışlarında hafif bir alay vardı ve ardından “Hem sem yalan söylemeyi iyi bilirsin.” deyip kapıyı işaret ederek, “İn aşağı.” dedi.
İçimden sabır dileyerek arabadan indim fakat içimde biriken öfkeyi bastıramadığım için kapıyı sertçe kapattım, hemen ardından cama hafifçe vurup “Elimden kaydı ağam, pardon.” diyerek olası başka bir cezayı savuşturmaya çalıştım ve arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaştım.
Bir yandan yürürken, onunla şu an Allah katında evli olduğum gerçeği zihnime takıldı; bu düşünce içimde tuhaf bir sıkışma yaratırken, “Ya bir de resmi nikahlı karısı olsaydım…” diye geçirip kendi kendime ürperdim.
Konağa girer girmez içerideki hareketlilik dikkatimi çekti; kızlar uyanmış, kahvaltı hazırlığına başlamışlardı ve Gülşah beni görür görmez elini beline koyup “Oo prenses, nerelerdeydin?” diye sorduğunda, omuz silktim.
“Dolaşayım biraz dedim ablam, daraldım konakta. Bide Karun Ağa fazla daraltıyor beni.” dedim, onun adını duyar duymaz yüz ifadesi değişti ve söylediğime hak verircesine başını salladı çünkü herkes onun ne kadar zor biri olduğunu biliyordu.
Onlara yardım edip kahvaltıyı hazırladıktan sonra Karun’un odasını temizlemeye geçtim; oda ne dağınıktı ne de kirliydi, aksine her şey kusursuz bir düzen içindeydi ve bazen temizlik yaparken bile sanki o düzeni bozuyormuşum hissine kapılıyordum. Kendi sorumluluğumdaki diğer odaları da bitirdiğimde sıra Nigar ve Demir Ağa’nın odasına gelmişti.
Elimde su dolu kovayla içeri girdiğimde karşılaştığım manzara beni bir an duraksattı; Nigar, Demir Ağa’nın sırtına çıkmış, ayaklarıyla bastırarak sözde masaj yaparken “Sen masaj salonlarına gidersin ha!” diye çıkışıyordu ve Demir Ağa acıyla kıvranarak sesler çıkarıyordu.
“Çok özür dilerim.” deyip geri çıkmaya yeltendim ama Nigar’ın “Kız Zerdo gel gel.” demesiyle durdum.
O sinirle kocasının üzerinden inerken Demir Ağa da yüzünü buruşturarak doğruldu ve “Yaw karım benim, masaj yapan erkekti erkek.” diye kendini savundu.
Durumu anlamak zor değildi; Demir Ağa masaj salonuna gitmiş, Nigar da bunu yanlış anlayarak kendi yöntemince ceza kesmişti. Nigar ayağıyla hafifçe kocasına vurup “He erkek erkek, bilirim ben o erkekleri.” dedi söylenirken, ardından “Çık git gözüm görmesin seni!” diye bağırınca Demir Ağa kalktı, sırtını esnetti ve yanımdan geçerken alçak sesle “Deli bu karı.” deyip odadan çıktı.
Nigar’a baktığımda hala sinirli ve nefes nefeseydi.
“Bu Hanoğlu erkekleri safiii çapkın. Ne edek artık anam… ceza versek de uslanmıyorlar, e boşansam dul kalacam…” diyerek içini döktüğünde, ben hafifçe gülümsedim.
“Bence yaptıkları her şeyi görmezden gelmelisiniz hanımağam çünkü siz baskıladıkça onlar daha çok heyecan arıyor, erkek milleti böyledir.” dedim.
Sözlerimi dikkatle dinledi, ardından ellerini beline koyup “Nasıl yani? Elin karısı ona masaj yapacak, ben de susacak mıyım?” diye çıkıştı; ben de başımı hafifçe sallayarak onayladım.
“Aynen hanımağam, sizin korkunuza rağmen oraya gitti ve bu ona da heyecanlı geldi ama siz umursamaz olsanız, o masajın da bir anlamı veya tadı kalmazdı…” dedim ve cümlemin devamında onu baştan aşağı süzdüm.
“Kadınlar evlenince kendilerini salarlar, nasılsa artık kocam diyerek…” diye başlayıp sözlerimi ardı ardına sıralarken, bunun ne kadar yaygın ama bir o kadar da yanlış bir düşünce olduğunu vurguladım.
“Her zaman temiz kokmalısınız.” dediğimde refleksle kendini kokladı, ben bunu görmezden gelip devam ettim çünkü asıl anlatmak istediğim bundan fazlasıydı.
“O rujunuz sürekli tazelenmeli.” dediğimde eli hemen dudağına gitti.
“Saçınız gelişi güzel değil, düzgün toplanmış olmalı.” dediğimde aynaya yönelip dağınık telleri toparladı.
Ben en sona gelerek, “En önemlisi giyim… üzerinizdeki lacivert gömlekle hardal sarısı etek ayrı ayrı güzel ama bir araya geldiğinde uyumsuz. Özellikle lacivert renginizi kapatıyor.” dedim ve ekledim. “Ha siz beni böyle sevsin derseniz de, o ayrı. Ama başka kadına gitme ihtimalide yüksektir.”
Sözlerime öyle bir odaklandı ki, “Umarım ileri gitmemişimdir, fazla ilişki kitabı okuyunca dilimi tutamadım.” dediğim anda hemen başını iki yana salladı. “Yo Zerdo yo, haklısın. Evlendikten sonra o eski çıtır halimden eser kalmadı.” dediğinde ben de içimden derin bir nefes aldım çünkü sınırı aştığımı düşünmüştüm ama o bunu bir yük değil, çözüm gibi görmüştü.
“Bundan böyle sen bizim ilişki koçumuzsun.” diyerek heyecanla odadan çıktığında arkasından bakakaldım; sözleri hafif bir gurur bıraksa da içimde bir yerde “Yine başıma iş açtım…” düşüncesi ağır bastı ve ben de bunu fazla umursamadan odayı toparlayıp işimi bitirdim.
Ardından mutfağa indiğimde kızların işi henüz bitmemişti, ben de vakit kaybetmeden yemek yapmaya koyuldum; tencereler kaynarken mutfağın içini dolduran koku, yapılan işin sıcaklığını hissettiriyordu ve tam o sırada gelen seslerle başımı çevirdiğimde, elinde birkaç ağır kutuyla içeri giren genç adamı gördüm, kutuları masaya bırakıp derin bir nefes aldıktan sonra bana baktı.
Uzun boylu, kumral, kaslı ve dikkat çekici derecede yakışıklıydı.
“Bir su verebilir misin?” dediğinde hemen bir bardak doldurup uzattım, göz ucuyla onu incelerken kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. “Sen yeni gelen yanaşmalardan mısın?” diye sorduğunda “Evet.” diye karşılık verdim, bardağı geri uzatıp teşekkür ettiğinde ben de alışkanlıkla “Afiyet olsun.” dedim.
“Ben Selim, konağın işleriyle uğraşıyorum. Beni yeni görmemiş olabilirsin çünkü dün köyden geldim.” dediğimde, başımı salladım.
“Bende Zerda, hoşgelmişsin o zaman ağabey.” deyip bardağı yıkadım.
“Ağabey?” dedi garipseyerek. “Ben 26 yaşındayım.” dediğinde, ağabey demek için de çok büyük olmadığını anladım ama yine de araya mesafe koymak istedim. “Olsun.” dedim.
“Mutfak mis gibi kokuyor. Yemekte ne var?” deyip düdüklü tencereyi açacakken elinden tutum. “Açma sakın, patlar.” dediğimde, “Öyle mi?” dedi garipseyerek. “Düdüklü tencere hiç görmedin mi?” diye sordum.
“Hayır.” cevabını alınca cevap verdim. “İçinde yaptığım yahni var, diğer tencerede pilav var ötekinde de yaprak sarması.”
“En sevdiğim yemeklerin kombosunu yapmışsın yeni kız.” deyince gülümsedim. “Şanlısın demek ki.” dediğimde, elimin hala elinde olduğunu yeni fark edince çektim elimi; o anın farkındalığı kısa bir sessizlik yarattı.
Döndüğümde, kapının iki karışlık aralık kısmında uzaktan mutfağın içine bakan onu gördüm… Karun’u.
Uzak mesafede olmasına rağmen bakışlarının sertliği açıkça hissediliyordu, gözleri doğrudan üzerimdeydi ve o an, daha önce söyledikleri zihnimde yankılanmaya başladı…
“Eğer benim karım olacaksan…her şey sahte olsa dahi gözün başka adama kaymayacak.” demişti…
***
Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?