Beni Fazla Hafife Alıyorsun.
***
“Demek sandığın kadar direnemiyorsun ağana…” deyişindeki o tını var ya o tını, sinir uçlarıma kadar dokundu. Bu ne cürret!
“Ne alakası var?” dedim bir adım öne atarak, ona meydan okudum. Kaçan taraf olmak istemedim bu sefer. İçimdeki o inat, korkunun önüne geçti.
“O zaman çıkar.” diyerek eğilip yüzüme doğru üflediğinde, nefesi tenime çarpıp dağıldı. Bu bir meydan okumaydı. Açık, net.
“Vermem.” dedim hiç çekinmeden. “Benim özelim o.” diyerek de ekledim.
Dudağının bir kenarı hafif sinsizce yukarı kıvrıldı. Çarpık sırıtışının altında yatan şey hiç iç açıcı değildi.
“Karımsın.” dedi tok sesiyle. “Özelin falan olamaz.”
Bu düpedüz dağ ayısı yemin ediyorum. Her insanın özeli vardır.
“Ağam, evliliklerde bile bir sınır vardır. Kadın istemese, adam durmak zorunda. Her konuda…”
Üzerime doğru bir adım attığında, sırtım tekrar kapıya yaslandı.
“Bu normal bir evlik değil.”
Yüzüme doğru eğildiğinde başımı yana çevirdim. Şakağım kapının sert yüzeyine değdi. Nefesi kulağımın dibinde dolaştı, sıcak ve rahatsız edici.
“Kocan benim. Sınırımız yok. Özelin yok. Anladın mı?!” Sonda öyle bir kükredi ki, kulak zarım yırtıldı sandım.
Huysuzca ellerimi omuzlarına koyup ittirdim. Gücüm yetmezdi belki ama geri durmadım.
“Hayır canım anlayamadım.” diyerek diklendim bir an. O ezbere çıkan ‘canım’ lafını dediğim için canımı okumaz inşallah.
“Sana imam nikahından önce, özel hayatıma müdahale edilmeyecek, demiştim ağam.” dememle tek kaşı havalandı.
Ve beni delirtecek o cümleyi kurdu. “Ama ben kabul etmemiştim.”
İtiraz etmek için dudaklarımı araladım ama sonra durdum. O an aklıma geldi.
Anaaa! Gerçekten de ben o an başka soru sorunca, cevap vermemişti. Kurnaz adam!
“Beni istemen suç değil küçük yanaşma.” deyip, saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“O benim için ıslanmış iç çamaşırını çıkar şimdi.” dediğinde, yanaklarım al al oldu utançtan. Edepsiz.
Ulan ağa bozuntusu, ben senin bu egonu yerle bir etmez miyim? Ederim tabi! Ağabeyim için geldiğim bu konakta, külotumu da kurban etmeye hiç niyetim yok.
“S-sanırım bir yanlış anlaşılma var.” dedim bilerek kekeleyip.
“Evet bedenim tepki verdi ama… sana değil ağam…” dediğimde, kaşları sinirle çatıldı birden.
“Senin Hazal’ın varsa, benimde bir sevdiğim var.” dedim sonucu ne olursa olsun. Sesimi ise son derece masum çıkmasına dikkat ediyordum.
“Ve inanır mısın ağam? Karşımdaki adam kim olursa olsun, onu görüyorum.” deyip, utanmış gibi yapıp başımı eğdim. Parmaklarımla oynadım.
“Sende öyle dokununca falan…” dememle, yumruğunu birden kapıya geçirip beni susturdu.
Bir an duraksadı ama çok sürmeden, “Çık odadan!” diye birden bağırınca, “Aslında zaten çıkıyordum ama…” diyerek açıklamada bulundum. Gözlerindeki o aleve şahit olunca, damarına daha da basmamak için hızla kapıyı açarak kaçtım. Yeterince cesaret şovunu yapmıştım.
İşte böyle yaparlar adamı! Noldu, zoruna mı gitti yiğido?! Güle güle merdivenlerden inmeye başladım.
Sen kimsin de külotumu almaya laik görüyorsun kendini, zibidi.
İç çamaşırımın varlığını hissetmek için kenarlarını tutup yukarı çektim. Her şeyine boyun eğemezdim. Karısının neden kaçtığı az çok belli. Böyle adama kim dayanır?!
Onun yüzünden amacımdan sapmıştım. Ne için gelmiştim, ne ile uğraşıyordum.
Adam gibi oturup bir plan yapmam lazım. En ayrı detayına kadar çünkü bu konakta her an patlayabilirim. Ne kadar çabuk, o kadar iyi.
Merdivenlerden inerken ayaklarım hafifti ama içim öyle değildi. Az önce yaşadıklarım hala tenimde bir iz gibi duruyordu; silinmemiş, geçmemiş… sadece üstü örtülmüş gibiydi. Basamakları tek tek inerken kendimi toparlamaya çalıştım. Yüzümdeki ifadeyi düzeltmeli, nefesimi dengelemeliydim.
Tam o sırada, Demir ağa… Ozan ağa… Fırat ağa karşıma çıktılar.
Üçü bir arada olunca, ortamın havası bile değişiyordu. Sanki ev değil de başka bir şeydi burası… daha ağır, daha kirli.
“Zerda?”
Ozan ağa seslendiğinde, refleksle ellerimi önümde birleştirdim. Başımı hafif eğdim. İçimden geçenleri saklamak artık bir refleks olmuştu. Neyse ki peçe vardı… yoksa Karun Ağa’yı mağlup etmenin verdiği sevincin yüzüme yerleştirdiği o aptal sırıtış her şeyi ele verirdi.
“Karun Ağa’mız seni üzmüyordur umarım?” İçimden geçen cevap dilimin ucuna kadar geldi.
Üzmüyor… öldürüyor.
“Estağfurullah ağam.” dedim yumuşak bir sesle. “Sizlere hizmet etmek için buradayım.”
Kendi sesimi tanıyamadım bir an. Bu kadar kolay mıydı rol yapmak?
“Maşallah maşallah…” dedi Fırat ağa, bıyık altından gülerek. “Diğer iki kızı değil ama seni gözüm pek tutuyor.”
Başımı eğdim. “Sağ olun ağam.” İçimden geçen ise bambaşkaydı.
Asıl beni gözünün tutmaması lazım yaşlı bunak…
“Karun Ağa’ya yakında karı geliyor, o onunla uğraşırken sen bize hizmet edersin artık.” dedi Ozan ağa. Sesi… mide bulandırıcıydı. Ama yüzüme yansıtmadım.
“Tabii ağam. Her zaman.”
Karın sana hizmet etsin, it köpek!
“Sen git kızım, yorgunsundur.” Fırat ağa konuşunca başımı salladım.
“Allah rahatlık versin.” dedim ve hemen oradan uzaklaştım…
Merdivenleri indiğimde, içimdeki gerilim biraz olsun gevşedi ama tamamen değil. Karnımın gurultusu beni kendime getirdi. Açlık… her şeyin arasında kendini hatırlatmayı biliyordu.
Avluda kimsenin olmamasının rahatlığıyla, sessizce mutfağa geçtim. Ocağın üzerindeki tencereleri görünce içimde küçük bir memnuniyet kıpırdadı. Kapakları açtım. Kokusu yüzüme vurdu.
Yemekler… Benim yaptıklarım. Bir kaşık alıp tattım. Gözlerim hafifçe kısıldı. Güzeldi.
Kendime rağmen, dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Helal bana.
Karnımı doyurdum, sonra üzerine suyumu içtim. Bu basit şeyler bile… sanki başka bir hayatın parçaları gibiydi. Normal bir hayatın.
Ardından odama döndüm.
Dişlerimi fırçalarken aynadaki yansımama baktım. Gözlerim… her şeyi söylüyordu. Yorgunluk, öfke… ve bir şey daha. Kararlılık.
Çünkü artık birileri dinlemek istemiyordum. Çözmek istiyordum.
Aklım çalışmaya başladı.
Savcı… onlara çalışıyordu. Dosyayı tekrar açtırmak neredeyse imkansızdı. Para? Karun’un verdiği o on milyon… belki yeterdi. Gerçi bu adamlar ona daha çok para veriyorlardır.
Dolabın içindeki saklı yerden ağabeyimin telefonunu çıkardım. Parmaklarım hafif titredi ama durmadım. Ekranı açtım.
Mesaj hala oradaydı.
GÖNDEREN: Karun Hanoğlu
“Oraya vardığımda, ölümün benim elimden olacak…”
Gözlerim o satırda takılı kaldı. Her şey bu kadar açıkken… neyi bekliyordum?
Telefonu sıkıca kavradım. Ağabeyimin katili… dibinden ayrılmadığım adamdı. Ve ben… onun karısıydım.
İçimde soğuk bir şey yerleşti. Bu işi savcıyla çözemem. Parayla çözemem.
Bu iş… olsa olsa Karun’la çözülürdü. Sadece… onu konuşturmam lazım.
Ama nasıl? Gözlerimi kapattım bir an. Sonra yavaşça açtım. Cevap… aslında sandığımdan daha yakındı.
Çünkü ben artık onun evindeydim.
Ve en büyük sırlar… en çok güvendiğin yerde dökülürdü. Onun bana güvenmesi gerekti.
Bu yüzden işe, ona karısını unutturmakla başlamam gerekti. Çünkü o karım karım derken, beni gömüyordu.
Kendimi, varlığımı ona göstermem gerek. Karşısında…. karısına benzetmeye çalıştığı bir kız değil de, artık karısı olan beni görmesini sağlamalıydım.
Kısacası bana aşık olmasını sağlamalıydım. Karısına böyle delice bağlıyken zordu ama netice de o bir erkek.
***
Sabah gözlerimi açtığımda, içimde garip bir kararlılık vardı. Dün gece kurduğum plan, zihnimin bir köşesinde netleşmişti. Bugün… sadece oynamayacaktım. Yönlendirecektim.
İlk adım… koku.
Şişeyi elime aldım. Karısının parfümü… hoştu ama bana hitap etmiyordu. Fazla ağır. İçine hacıların ağır, baş döndüren esansını dökerken yüzümü buruşturdum. İkisi birbirine karıştıkça ortaya çıkan koku… tarif edilemezdi.
“İyy…” dedim.
Burnumu kırıştırarak kendime sıktım. O kesif, boğucu koku bir anda etrafımı sardı. Midem hafifçe bulandı ama sabrettim.
Neyse… amaç bu.
Üzerime karısının elbiselerinden birini geçirdim. Kumaş tenime değdiğinde içimde hafif bir huzursuzluk kıpırdadı. Aynaya baktım.
Karşımdaki… ben değildim. Başka bir kadının izleri üzerimdeydi. Bu beni rahatsız ediyordu.
“Buna da bir çözüm bulacağım…” diye geçirdim içimden.
Daha fazla oyalanmadan odadan çıktım. Ev sessizdi. Adımlarımı dikkatli atarak teras katına çıktım. Her şey her zamanki gibiydi…
Onun odasına girerken nefesimi tuttum.
Her zamanki şeyleri yaptım. Banyosundan… giyeceği kıyafette kadar her şey hazırdı.
Sanki bir hizmetçi gibi değil de… bir düzen kurucu gibi hareket ediyordum.
Ve geriye… en zor kısım kaldı. Onu öperek uyandırmak.
Bir an duraksadım. Göğsüm sıkıştı. İçimde bir şey karşı çıktı.
Ağabeyimin yüzü gözlerimin önüne geldi bir an. Beni böyle görseydi… üzülürdü.
“Bu bir oyun.” dedim kendime. “Ve ben kazanacağım. Her şey ağabeyim için.”
Yatağa yaklaştım. Adımlarım yavaşladı. Eğildim ve peçeyi hafifçe kaldırdım.
Yanağına dudaklarımı değdirdiğim an… içimde istemediğim bir his kıpırdadı. Hızlıca geri çekildim.
Psikopat olmasaydı… ve ağabeyimin katili olmasaydı…
Planlarıma aykırı olan o düşüncemi hemen orada kestim.
Göz kapakları hareket etti.
“Günaydın ağam.” dedim, başucunda dimdik durarak.
Gözlerini açtı. Bakışları ağırdı. Üzerimde gezindi. Baştan aşağı süzdü beni.
“Ne kokuyorsun sen?”
Kaşlarımı hafifçe çattım, sanki yeni fark ediyormuşum gibi üzerimi kokladım.
“Karının parfümünü sıktım ağam.”
Sesim o kadar sakindi ki, ben bile bir an inandım. Ama o… hemen yakaladı.
“Bu onun kokusu değil!”
İçimden küçük bir panik yükseldi ama yüzüme yansıtmadım. Hemen cebimden şişeyi çıkarıp ona uzattım.
“Vallahi o ağam.” dedim, gözlerimi hafifçe büyüterek. “Başka bir şey sıkmadım.”
Masum. Sakin. İnandırıcı. Ama içimde… nefesimi tutmuş bekliyordum.
Çünkü bu sadece bir koku değildi. Bu… onun dikkatini dağıtmak için attığım ilk adımdı.
Şişenin kapağını açıp kokladığı an yüzünün nasıl değiştiğini gördüm. Kaşları hafifçe çatıldı, burnu neredeyse refleksle geri çekildi. İçimden küçük bir zafer hissi geçti ama belli etmedim.
“Fazla beklediğinden…” dedi kendi kendine mırıldanır gibi. Demek daha önce de kokusunun değiştiğini düşünmüş.
Şansıma bak…
“Dolabın üst tarafından yeni bir kutu al.”
İnanamadım ama başımı hızla salladım. “Tabii ağam.”
Dolaba yöneldim. Kapağı açtığımda gözlerim bir an büyüdü. Üst rafta yan yana dizilmiş birkaç kutu vardı.
Stok mu yapmış bu adam?!
İçimden geçenleri zor bastırdım. Elimi uzattım ama yetişmedi. Parmak uçlarım havada kaldı. Biraz daha uzandım, olmadı. Hafifçe zıpladım.
Yok. Bir daha denedim.
Tam o sırada…
Yanımdan uzanan bir kol, hiç zorlanmadan kutuyu aldı.
Hareketim yarıda kaldı. Havada kalan elim, yavaşça aşağı indi. Arkamda durduğunu hissettim. Yakınlığını… sıcaklığını…
Parfüm kutusunu önümde tutuyordu. Almam için.
Elimi kaldırdım ve tam alacakken geri çekti. Nefesim bir an takıldı.
Bedeni arkamdan yaklaştı. Kalçalarıma yaslanan ağırlığını hissettiğim an, bütün kaslarım gerildi. Kulağıma doğru eğildiğinde nefesimi tuttum.
“Kokudan nefret etmem için bir şeyler denemişsin… belli.”
Oha! Anlamış. Buna rağmen sözleri sakindi. Ama o sakinliğin altında başka bir şey vardı. Gözle görülmeyen ama hissedilen bir öfke.
Bu kadar çabuk mu anladı..?
“Beni fazla hafife alıyorsun.”
Sesindeki o tok ama alçak ton… bağırmıyordu. Ama yine de… tehdit gibiydi.
Parfüm kutusunu bu sefer daha da uzağa bıraktı. Gözlerim istemsizce elini takip etti.
“Şimdi zıplayarak almaya çalış.”
Sözleriyle birlikte kalçalarımı kendine biraz daha bastırdı.
O an… ne yapmak istediği o kadar açıktı ki. İçimden bir öfke yükseldi. Yanaklarım ısındı. Dişlerimi sıktım. Resmen zıplayarak kendimi ona… Çıldıracağım!
Şaka gibi… Plan kurmuştum. Kontrolü ele alacaktım.
Ama bir anda, kendi kurduğum oyunun içinde, onun hamlesine yakalanmıştım.
Nasıl oluyor da, planım cezaya dönüştü bir anda?!
***
Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?