“Cezaları özledin sanırım.”
***
Gözlerim ondaydı. Cevap bekliyordum. Bu sefer gerçekten… bilmek istiyordum.
Ben onun hayatında neydim? Karısı mı… kölesi mi… yoksa sadece işine geldiği zaman hatırladığı biri mi?
Kısmış olduğu gözlerle yola bakıyordu. Sanki söylediklerim onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi… ama o sessizlik, yaklaşan cevabın habercisiydi.
“Dün gece yaşananlara fazla anlam yüklemişsin.” dediğinde boğazım düğümlendi. Sözleri sakindi ama anlamı… içime oturdu. Demek onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Aslında bunu biliyordum ama insan bazı gerçekleri bilse bile kabullenmek istemiyor.
“Sen namusum olan kölemsin Zerda.” diye devam etti. Sesinde zerre duygu yoktu. “Hazal’ımın yerine geçen basit bir kızsın.”
Bir an gözlerimi kapatmak istedim. Daha sabah dokunup durduğu, öpmekten çekinmediği bendim ama şimdi… “basit”tim. İçimden bir şey kırıldı. Ama bunu belli edemezdim. Hata bendeydi. Kendimi o anlara bırakan bendim.
“Senin yerin bu.” dedi ve son noktayı koydu.
Başımı hafifçe salladım. Gözlerim doluyordu ama dönüp ona bakmadım. “Anladım ağam.” dedim sadece. Sonra yüzümü çevirip camdan dışarı baktım.
Kendime kızıyordum. Nasıl olur da… bu adama kapılırdım? Bu ben değildim. Olmamalıydım.
Arabanın içi sessizleşti. Sadece motor sesi ve yolun hafif uğultusu vardı. Bu sessizlik iyi geldi aslında. Konuşsa daha kötü olacaktı.
Bir süre sonra yollar tanıdık gelmeye başladı. Köyüme yaklaşıyorduk.
İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Bir de üstüne, evleneceği kızın kim çıkacağını düşünmek… yeterince yorucuydu.
Camdan dışarı bakmaya devam ettim. Ve sonra… Tanıdım. O yolları. O dağları. O yamaçları.
Bir anda gözlerim doldu. Fark etmeden yaşlar süzüldü yanaklarımdan.
Ağabeyimle dolaştığım yerlerdi bunlar. Saatlerce yürüdüğümüz, güldüğümüz, kavga ettiğimiz o yollar… koyun otlattığımız o tepeler…
Hepsi karşımdaydı. Ama hiçbirine dokunamıyordum artık.
Evimiz dağın tepesindeydi. Buradan görünmüyordu ama ben biliyordum orada olduğunu. Her taşını, her köşesini ezbere biliyordum.
Boğazım düğümlendi.
Ağabeyimi… Anamı… Babamı… Öyle bir özlem ki… içimi parça parça ediyordu.
Şu an tek bir gün için… sadece bir gün daha yanlarında olabilmek için… kalan bütün ömrümü gözümü kırpmadan verirdim.
Ama mümkün değildi. Ve bu gerçek… en çok da o an canımı yaktı.
Yetiştirdikleri o gururlu kızdan eser kalmamış gibiydi. İçimden kendime baktım bir an; geldiğim noktayı düşündüm. Bir ağanın yanında, onun sözleriyle hareket eden biri olmuştum. Ama bu… benim seçtiğim bir şey değildi. Her şey o katili bulmak içindi. Kendime bunu hatırlatmak zorundaydım.
Arabanın içindeki sessizlik yine bozuldu.
“Evlenmemi istemiyorsan söyle… ağlama.” dediğinde başımı çevirip ona baktım. Sanki her şey onun etrafında dönüyormuş gibi konuşuyordu.
“Kime yar olduğun umurumda değil ağam.” dedim dişlerimin arasından.
Sözüm sertti. Bilerek öyle söyledim. Gözleri anında bana döndü. O bakış… hiç hoş değildi. Böyle konuşulmaya alışık olmadığı belliydi.
Ama geri adım atmadım.
“Hem…” dedim, gözlerimi onunkilere sabitleyerek. “Günün birinde karın Hazal çıkarsa… ben varım, bir de şimdi alacağın o kız olacak. Üç kadınla evli olacaksın ağam. Farkında mısın?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Sanki bu durumu eğlenceli bulmuş gibi.
“Merak etme. Her gün birinizle yatarım.” dedi.
Oy! Kadın düşkünü sinir ağa.
O an içimde bir şey kaynadı. Elimin tersini yüzüne indirmemek için kendimi zor tuttum. Parmaklarım yumruk oldu, sustum.
Bu adamla konuşmanın bir anlamı yoktu. Başımı çevirip tekrar yola baktım.
Tam o sırada yolun kenarında küçük bir bakkal gözüme çarptı.
“Ağam, şurada durur musun? Su alacağım.”
Arabayı kenara çekti. Durur durmaz kapıyı açıp indim. Temiz hava yüzüme vurduğunda derin bir nefes aldım. Sanki arabada değil de onun yanında kalmak boğuyordu insanı.
Ardımızdan konvoy olmuş ailesi, bize aldırış etmeden yolla devam ettiler.
Bakkala doğru yürüdüm. Küçük, eski bir dükkandı. Kapının üzerindeki çan hafifçe çaldı içeri girerken. İçeride serin bir hava vardı. Raflar doluydu ama düzenli değildi. Tanıdık bir köy kokusu vardı içeride.
“Selam Aleyküm.” dediğimde gülümseyerek, “Aleyküm Selam kızım.” dedi oturan amca.
Tezgaha yaklaştım. “Bir su alacağım.” dedim.
Sesim normal çıkıyordu ama içim hala karışıktı. Az önceki konuşma, söyledikleri… hepsi hala kafamın içinde dönüyordu.
Bir an durup camdan dışarı baktım. Araba hala oradaydı. Ve o… içinde oturuyordu.
Sanki ne yaparsam yapayım… ondan uzaklaşamıyormuşum gibi bir his çöktü içime
Soğutucudan bir şişe su aldım. Gözüm hemen yanındaki dondurmalara kaydı. Çilekli… Hem de çocukken yediğimden vardı. Dayanamadım, bir tane de ondan kaptım. Parasını ödeyip arabaya döndüm.
Karun hiçbir şey demeden sürmeye devam etti. Ben de yüzümdeki peçeyi çıkararak sudan bir yudum alıp, hızla dondurmanın paketini açtım. İlk yaladığım an içim huzurla doldu.
Ohh be… Dünya varmış.
Bilerek yavaş yavaş yiyordum. Küçük küçük… tadını çıkara çıkara. Dilimle kenarından dolaşıp eritiyor, sonra hafif ısırıyordum. Çocukluktan alışkanlık işte.
Bir an göz ucuyla Karun’a baktım. Yolla bakıyordu ama çenesi sıkılıydı. Sanki dişlerini birbirine bastırıyordu. Bana bakmadığından emin olunca içim rahatladı. Dondurmanın eriyen kısmı parmaklarıma akmaya başlamıştı, ben de acele etmeden, keyfini çıkararak yaladım.
Tam o an sesi patladı.
“Düzgün ye şunu!”
Öyle bir irkildim ki dondurma neredeyse elimden düşecekti. Hemen ona döndüm. Ne ara bakmıştı? Az önce yola bakıyordu hani?
Bir şey demedim. Ama içimden “Sana ne?” diye geçirdim. Dondurmayı nasıl yediğime kadar karışamazdı. O kadar da değil.
İçimdeki inat kabardı. Bilerek… Daha yavaş. Daha uzun. Dondurmayı bir kez daha yaladım.
Direksiyon o an hafifçe gıcırdadı. Parmaklarının sertleştiğini gördüm. Şimdi söküp kafama fırlatmasa bari.
Tam dondurmayı tekrar ağzıma götürüyordum ki…
Araba birden kenara çekildi. Frenin sertliğiyle hafifçe öne savruldum.
Ne olduğunu anlayamadan Karun bileğimi yakaladı. Dondurma tuttuğum elimden çekip doğrudan ağzına götürdü.
Kocaman bir ısırık aldı. Gözlerim irice açıldı.
“Sen ne-” Devamını getiremeden ensemden tutulup ona çekildim.
Dudakları bir anda dudaklarıma bastırıldı.
Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Direnmeye çalıştım ama boşunaydı. Ağzındaki dondurmayı diliyle zorla ağzıma itti.
Bir an nefesim kesildi. Soğukluk ağzımda erirken refleksle yutmak zorunda kaldım. Ani soğuk beynimin zonklamasına neden olmuştu.
Beni bıraktığında yerime geri savruldum. Nefes nefeseydim. Ne olduğunu hala tam anlayamamıştım.
O ise gayet sakindi.
Sanki az önce yaptığı şey normalmiş gibi dudaklarının kenarındaki dondurma izini baş parmağıyla sildi. Sonra o parmağı ağzına götürüp yaladı.
Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Bir de ardından utanmadan… “Benim damarıma basma kadın!” dedi sertçe.
Sinirim bir anda patladı.
“Her insan gibi dondurmamı yiyordum ben!” diye bağırdım.
“Yalıyordun.” diye tersledi.
“Ya başka nasıl yenir ki ağam?” dedim, sesim yükselerek. “Dua ederek mi yiyeceğim?!”
Elimde kalan boş çubuğu sinirle yüzüne doğru fırlattım. Bu hareketi benden beklemiyordu ama ben ciddiydim.
“Bu güzel anımı da mahvettin!” Göğsüm inip kalkıyordu. Sinirden elim ayağım titriyordu.
Kucağına düşen çubuğu iki parmağıyla kaldırdı. Gözlerini kısıp bana baktı; öyle bir bakıştı ki, “keşke atmasaydım” diye anında pişman oldum.
“Kocana bunu fırlattın?” dedi, sanki teyit ediyormuş gibi.
Aha, şimdi buradan yürüyecek ama geri adım atmadım.
“Sen de en sevdiğim dondurmamı yedin.” dedim, sesimi kısmadan. “Daha doğrusu zorla bana yedirdin ağam.”
Elindeki tahta çubuğu ikiye böldü. Çıt diye kırılan ses arabanın içinde yankılandı. Sonra parçayı kucağıma attı.
“Cezaları özledin sanırım.”
“Hayır!” dedim hemen, başımı iki yana sallayarak. “Sinirle oldu… bir anda. Özür dilerim. Yoksa koskoca ağaya dondurma çubuğu fırlatmam ağam.”
İçimden kendime sövüyordum. Aferin Zerda, çok güzel. Adamın üstüne DONDURMA çubuğu at, sonra özür dile.
Karun başını hafifçe eğdi. Sanki kararını vermiş gibiydi.
“Konağa dönünce fişini keseceğim.” dedi. İçim ürperdi. İşsiz başıma iş açmıştım.
Yola yeniden koyulduğumuzda içimdeki öfke henüz dinmemişti. Koltuğa biraz daha gömüldüm, dudaklarımın kenarında kalan dondurmayı dilimle temizlerken homurdandım içimden. Alt tarafı bir dondurmaydı… ama o bile bana zehir olmuştu. Bu adam gerçekten tam bir kalas yığınıydı.
Bizim köyün az ötesindeki köye giriş sağlamıştık. Bu taraf bana yabancı değildi. Çocukken annemle geldiğim, yüzlerini yarım yamalak hatırladığım insanlar… bu köydeydi. Ve birden içime tuhaf bir huzursuzluk çöktü.
Sonra aklıma dank etti. Bunlar Karun’a öyle sıradan bir kız almazdı.
Boğazım kurudu.
Anamın dayısı… ve onun kızları…
Bir an içimden geçen ihtimali hemen bastırmaya çalıştım.
“Yok artık…” diye mırıldandım. “Olmaz öyle şey…”
İyi düşün Zerda… iyi düşün ki korktuğun başına gelmesin.
Ama araba tanıdık sokaklara girdikçe o “olmaz” dediğim şey, yavaş yavaş gerçeğe dönüşüyordu. Her köşe, her duvar, her ev… zihnimin bir yerlerinden çıkıp karşıma dikiliyordu. Kalbim hızlanmaya başladı. Bu iyiye işaret değildi.
Ve sonra… o sokağa girdik.
Nefesim bir anda daraldı. Göğsüm sıkıştı. Gözlerim istemsizce büyüdü.
O ev.
Hiç değişmemiş gibiydi. Sadece biraz daha büyümüş, biraz daha yenilenmiş… ama aynı evdi. Anamın dayısının evi.
Hanoğlu erkeklerinin arabaları çoktan dizilmişti önüne. Sanki herkes yerini almış, sadece bizim gelmemizi bekliyordu.
Karun arabayı durdurduğu anda elim refleksle peçeme gitti. Hızla yüzümü örttüm, sanki o ince tül beni geçmişimden saklayabilirmiş gibi.
Kalbim hala deli gibi atıyordu.
“Ağam…” dedim, sesimi zayıf çıkarmaya çalışarak. Elimi alnıma götürdüm. “Ben arabada otursam olur mu? İyi hissetmiyorum… galiba hastalandım.”
Rolümü güzel oynadım. Ama karşımdaki adam Karun’du.
“Bagajdan çiçek ve çikolatayı alıp gel.” Sesi düz, keskin ve tartışmaya kapalıydı.
Yemedi bu oyunu. Tüh be!
Vicdanını sızlatmak için öksürerek, “Peki ağam.” deyip kapıyı açıp ağır ağır hareket ettim. Bana ‘dur’ demesini bekledim ama umurunda bile olmadı. Taş kalpli mahlukat.
Ayaklarım yere değdiği an içimden sessizce bir dua döküldü.
“Allah’ım… nolursun kimse beni tanımasın.”
Bagajı açtım. Çiçeklerin ve çikolataların paketine uzanırken elim hafifçe titriyordu. Sanki sadece bir şey taşımıyordum da… kendi kaderimi sırtlanıyordum.
Tam o sırada Karun da arabadan indi.
Ve yine… herkes değişti.
Az önce kendi halinde duran adamlar bir anda toparlandı. Duruşlar dikleşti, sesler kesildi. Ceketler iliklendi. Gözler saygıyla ona döndü.
Karun tek kelime etmeden yanlarına yürüdü. Ama yürüyüşü bile yetiyordu. Sanki bulunduğu yerin sahibiymiş gibi… sanki herkes onun bir işaretiyle yer değiştirirmiş gibi.
Elimdeki çiçeklere baktım bir an. Sonra ona. İçimden acı bir gülümseme geçti.
Şu adamın ne olduğunu bilseler… Gece nasıl birine dönüştüğünü görseler… Hala böyle önünde eğilirler miydi?
Sanmam. Ama işte… dışarıdan bakınca o sadece “ağa”ydı.
Benim içinse… başlı başına bir belaydı.
Kucağıma sıkıştırdığım çiçeklerle çikolata kutusunu düşürmemek için temkinli adımlarla kalabalığa doğru yürüdüm. İçimden söylene söylene… Çünkü benim bildiğim, böyle şeyleri damat taşırdı. Ama burada durum biraz farklıydı.
Kocamın evleneceği kıza alınan çiçekleri ben taşıyordum. Ne güzel düzen, vallahi alkışlanır.
Bahçeye yaklaştıkça uğultu büyüdü. İnsanlar kümeler halinde toplanmıştı; erkekler bir tarafta ağır ağır konuşuyor, kadınlar kendi aralarında fısıldaşıyordu. Hanoğulları gelince ortamın havası değişmişti zaten, ama yakından görünce anladım… bu sadece kalabalık değil, bildiğin gövde gösterisiydi.
Ne yapacağımı bilmediğim için Karun’un peşine takıldım. Başka tutunacak dalım yoktu. Tam o an aniden durunca, fark etmeyip sırtına çarptım. Elimdeki kutular az kalsın düşüyordu.
Sinirli sinirli bana döndü. O bakış… yine bildiğimiz bakış.
Ben de hiç istifimi bozmadan gözlerimi hafif kısıp gülümser gibi yaptım. Ama o, sanki ben yokmuşum gibi arkasını dönüp adamlarla konuşmaya devam etti.
Bu çiçeği kafasına geçirip, yapraklar dallarından ayrılana kadar vurasım vardı.
“Hem ben bunları kime vereceğim?” diye homurdandım içimden.
O sırada gözüm ona takıldı. Kalabalığın biraz ilerisinde duran tanıdık kız… Gözleri Karun’a kilitlenmişti. Öyle bakıyordu ki… hani şu saf, heyecanlı, biraz da hayran bakış var ya… aynısı.
İçimden derin bir nefes çektim. Evet Zerda… hoş geldin yeni sınavına.
Bu kız Ceylan’dı.
Anamın dayısının kızı. Küçükken beraber oynadığımız, saçına kurdele takıp peşimden koşan o kız gitmiş… yerine bambaşka biri gelmişti. Olgunlaşmış, güzelleşmiş… dikkat çekici olmuştu.
Gözleri hala Karun’daydı.
Düşme be kuzum bu adamın yakışıklığına… düşen kurtulamıyor.
Karun konuştuğu adamla sohbeti bitirince yüzünü ona çevirdi. Ceylan’ın yüzü bir anda kızardı. Az önce gözünü ayıramayan kız, şimdi bakmaya çekiniyordu.
O an içimde bir şey hafifçe kıpırdadı. Ne olduğunu tam çıkaramadım.
Karun bana döndü. Gözlerime bile bakmayıp, elimdeki çiçeklerle çikolatayı aldı. Hiçbir şey demeden… direkt ona uzattı.
Ceylan nazikçe iki eliyle aldı.
“Teşekkür ederim ağam.” dedi utangaç bir sesle.
Ben olduğum yerde kaldım. Sabahtan beri taşıyan ben, teşekkür edilen Karun!
“Rica ederim.” diyen Karun’la dona kaldım.
Gözlerim kendiliğinden açıldı. Ne dedi, ne dedi? Rica ederim mi dedi bu adam?
Başımı yavaşça ona çevirdim. Yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu. Sanki az önce dünyadaki en normal şeyi söylemiş gibi.
İçimde bir şey sinirle kabardı.
Ulan… onca zamandır yanında köpek gibi çalışıyorum, bir gün “teşekkür ederim” demedin bana. Şimdi iki dakika önce gördüğün kıza “rica ederim” diyorsun?
Dişlerimi sıktım. Nankör herif. Gerçekten nankör.
Herkes içeri doğru akarken ben birkaç saniye yerimde kaldım. İçimdeki sinir hala dinmemişti; göğsüm sıkışıyor, nefesim burnumdan sert sert çıkıyordu.
Ama asıl mesele bu değildi. Ceylan’ın Hanoğlu konağına gelin gelmesi demek… benim de sakladığım her şeyin peşinden gelmesi demekti. Bu düşünce, az önceki öfkeden daha ağır oturdu içime.
Buna nasıl engel olabilirdim ki?
***
Yorumlarınızı merakla bekliyorum hatunlarımmm🔥❤️
““Cezaları özledin sanırım.”” öğesine 14 yanıt
-
Ayyy sana ne demeli Zerda 🤦♀️ kocana kız istemeye geldin buna takılmadın da adamın rica ederim demesinemi takıldın 🙄
BeğenBeğen
-
Yok ya almaz herhalde ceylan ı
BeğenBeğen
-
Alacak mı cidden o kızı 😳
BeğenBeğen
-
emeğine sağlık bölüm harikaydı acaba bundan sonrası ne olacak ayyyy sabırsızlıkla bekliyorum
BeğenBeğen
-
Eline sağlık yavrum
BeğenBeğen
-
Bakalım Karun ne zaman anlayacak Zerdaya tutuldugunu
BeğenBeğen
-
Sabırsızlıkla bekliyorum yeni bölümü
BeğenBeğen
-
Kaleminize, emeğinize sağlık.
BeğenBeğen
-
Hanoglu bu cinayeti gizlemrk icin mi bu ailen kiz aliyor acaba 🧐 sanirim Karunun cinayetle bi baglantisi yok ama mesajda ismini bilerek gecirdiler olay nereye gidecek vee karun ne zamn farkinq varack zerdaya tutuldugunun ahh yazarim yine harikaydi bolum emeginize saglik 🥰
BeğenBeğen
-
yazarım tahmini ne zaman zerda için sevinebiliriz hep kalbi kırılıyo karun ne düşünüyo anlayamıyoz
BeğenBeğen
-
Gerçekten de bu kadar olmaz ama ya 😂
BeğenBeğen
-
Yeni bölümü çok bekletmessin umarım yazarım şu karunun surundugu günleri görmek istiyorum birde bence Zerda bir kez daha kaçmaya çalışsa iyi olacak gibi
BeğenBeğen
-
Karun’un Zerda’nın ailesiyle sorunu ne acaba adam sanki başka kız kalmamış gibi koskoca köyde Zerda’nın annesinin dayısının kızını istemeye gitmiş bide baka kız mı kalmadı köyde
BeğenBeğen
-
Karun değil, ailesi buldu kızı. Hatırlarsan Zerda henüz köyündeyken hanoğulları kız bakmaya gelmişlerdi köye🌸
BeğenBeğen
-
Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?