“Fantezi dünyam güzelim.”

***

Karun’dan devam…

Zaman ağır ağır akarken, Zerda kollarımın arasında dönüp boynuma doğru sokuldu. Sıcak nefesi tenime vurduğunda gözlerim istemsizce yüzüne kaydı.

Uyurken bile huzursuzdu. Kaşları hafif çatılmış, dudakları sanki biriyle kavga ediyormuş gibi kıpırdıyordu.

Parmaklarımı yanağında gezdirdim yavaşça.

Uyanık olsa o ağzı bir saniye susmazdı zaten. İnsanı delirtirdi… ama sustuğunda da Dünya eskisi gibi çok sessizdi.

İçimden kısa bir nefes verdim.

Bu küçük kadın hayatıma öyle hızlı girmişti ki bazen gerçekten varlığından şüphe ediyordum. Daha birkaç gün önce konağın içinde bana kafa tutan bir yanaşmaydı sadece. Şimdi ise kollarımın arasında karım olarak uyuyordu.

Hem de sanki hep burada olması gerekiyormuş gibi. Onu neden karım gibi görmek istedim bilmiyordum.

Neden nikah kıydım… neden gitmesine izin vermedim… onu da bilmiyordum.

İlk başta diğer kızlar gibi sandım. Hevesli, korkak, çıkar peşinde biri sanmıştım. Ama Zerda’nın gözlerinin altında başka bir şey vardı. Sakladığı bir sır… içinden çıkmayan bir karanlık.

“Hayır…” Gelen sesiyle, kaşlarım hafif çatıldı. Kollarımın arasında huzursuzca kıpırdandı. Nefesi hızlandı.

“Ağabey n’olursun uyan!” diye bağırdığında, kabus gördüğünü anladım.

Yüzü korkuyla gerilmişti. Sanki korktuğu bir şeyle yüzleşmişti. Elimi yanağına vurup hafifçe sarstım.

“Zerda…” dedim kısık sesle. “Uyan güzelim.”

Kirpikleri titredi. Sonra gözleri yavaşça aralandı.

Beni karşısında görünce kaşları hemen çatıldı. Nefes nefeseydi hala.

Ellerini omuzlarıma koyup, “Sen yaptın!” dedi bir anda. Kaşımı kaldırdım istemsizce.

“Neyi?”

Sorumu duyunca bakışları odanın içinde dolaştı. Sanki nerede olduğunu yeni hatırlıyordu. Sonra elini göğsünün üstüne koyup derin bir nefes aldı. Parmaklarının titrediğini gördüm.

“H-hiç ağam.” dedi hemen.

Kaçıyordu. Bakışlarından da sesinden de belliydi. Ama en çok da… bana korkuyla bakmasından belliydi.

“Ağabeyine ne oldu?” dedim gözlerimi hafif kısıp suratını incelerken.

Az önceki korku hala yüzünde duruyordu. Nefesi tam düzelmemişti bile. Ama sorumu duyduğu an bakışlarını kaçırdı.

“Uyumak istiyorum ağam… Kusura bakma uyandırdıysam.” diyerek sırtını bana dönüp tekrar uzandı.

Dudaklarımın kenarı hafif kıvrıldı. Uyu küçük yanaşma, uyu…

Elbet o kabusların sebebini de öğreneceğim.

Araştırmıştım onu. Hem de detaylıca. Ama Zerda Işık diye biri yoktu.

Onu tanıyan yoktu. O ismi bilen yoktu. Sanki bir gecede ortaya çıkmış gibiydi.

Bu kadar sessiz gelen insanların geçmişi hiçbir zaman temiz olmazdı.

Ama ona da sormadım. Konuşmasını istiyordum. Kendi isteğiyle anlatmasını.

Ve o gün gelecek… O cevabı bir gün bana kendi verecek.

Kolumu tekrar beline sardım. Benden uzaklaşan küçük bedenini kendime doğru çektim. Sırtı göğsüme yaslandığında içim garip şekilde sakinleşti.

Başımı saçlarının arasına gömdüm. Şampuan kokusuna karışan ten kokusu burnuma dolarken gözlerimi yavaşça kapattım.

Bu kadın başıma bela olacaktı. Ama buna rağmen… onu bırakacak değildim.

***

Zerda’dan devam…

Sabah gözlerimi araladığımda, karşımda giyinen Karun’u gördüm.

Bir an olduğum yerde öylece kaldım. Uykulu gözlerim istemsizce bedeninde dolaşırken, o siyah pantolonu üzerine çekti.

Dudaklarım tek çizgi haline geldi. Bu vücut bu kötü adama göre fazla iyi…

Belindeki damarlar hafif belirginleşirken pantolonunu düzeltti. Ardından yatağın kenarındaki siyah gömleğini alıp kollarına geçirdi.

Ben ise istemsizce izlemeye devam ediyordum.

Gece dokunduğum karın kaslarının üstünü yavaş yavaş örten siyah kumaşa bakarken içimden derin bir nefes geçti. Resmen gözümün önünde kayboluyorlardı. Tüh beh!

Kızların neden bu adama tav olduğu çok açıktı.

Gerçek yüzünü bildiğim halde… ben bile bazen düşüyordum işte.

Karun düğmeleri iliklerken bir anda konuştu.

“Beni böyle süzmeye devam edersen yanlış anlarım.”

Kaşlarım çatıldı önce. Ne dediğini anlamadım. Sonra beni nasıl fark ettiğini düşünürken gözüm dolabın aynasına kaydı.

Aynadan direkt bana bakıyordu. Hem de baya baya yakalanmıştım. Ay rezillik…

Hemen toparlanıp doğrulur gibi oldum. “Dalmıştım.” dedim aceleyle. Ama sesim bile suçüstü yakalanmış gibiydi.

Karun’un dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı. O sinir bozucu kendinden emin bakışı yine yüzüne yerleşmişti.

“Bu kadar dalacaksan gizli bakmayı öğren kadın.” dediğinde, yüzümün sıcaklığı daha da arttı.

Bir de utanmadan nasihat veriyordu.

Tövbe yarabbim ya… ama hak etmiştim galiba. Biraz daha izleseydim, “biraz yavaş giyin” diyecektim utanmadan adama resmen.

Karun kemerini pantolonunun içinden geçirip tokasını sertçe takarken çıkan metal sesi odanın içinde yankılandı. Ben ise hala yatakta oturuyordum. Saçlarım dağılmış, gözlerim uykulu… sanki sabahın köründe yapacak başka işim yokmuş gibi adamı izliyordum.

Karun ağır ağır yanıma geldi.

Yatağın kenarında durup yüzüme eğildiğinde istemsizce gerildim. Sabah mahmurluğuyla bile insanın aklını alıyordu hödük.

“Ağana sabah öpücüğünü ver.” dediğinde, başımı refleksle geriye çektim.

Beni rahat bırakmayacağını bildiğimden iç geçirip hafifçe ona doğru uzandım. Yanağından kısa bir öpücük bırakıp geri çekilecektim ki, Karun kaşını kaldırdı.

“Dudaktan.” dedi. Kaşlarım anında çatıldı. Yok anasının nikahı!

“Bence sabah için bu kafi ağam.” dedim homurdanarak.

Karun birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra bir anda eli enseme geldi. Ne olduğunu anlayamadan beni kendine çekip dudaklarına yapıştı. Boğazımdan şaşkın bir nefes çıktı.

Öpüşü sertti. Sabah mahmurluğumu bir anda dağıtacak kadar sert. Dudaklarımı kısa ama baskın şekilde öptükten sonra geri çekildiğinde nefesim karışmıştı resmen.

Ben şaşkınca yüzüne bakarken, Karun’un gözlerinde o sinir bozucu memnun ifade vardı.

“Söz dinlemeyi öğren.” dedi sakin bir sesle. Ve odadan çıkıp gitti.

Manyak bu adam ha! İnsan öyle öpülür mü? Dudağımı sömürdü resmen hayvan herif!

Ama hoşuma gitmedi değil hani… vahşi tarafları hoşuma gidiyordu. Beni de kendine benzetti.

Of Zerda ya… balık hafızalı Zerda!

Bu adam evleniyor. Parmağında nişan yüzüğü var. Kendine gel biraz.

Az önceki öpücüğü hatırlayınca yüzümü buruşturup yataktan kalktım. Kalbim hala saçma şekilde hızlı atıyordu. Sinir bozucu olan da buydu zaten. Karun ne zaman yaklaşsa beynim ayrı, kalbim ayrı çalışıyordu.

Hızlı adımlarla banyoya girip yüzümü yıkadım. Soğuk su yanaklarıma değdiğinde aynadaki halime baktım.

Toparlan Zerda.

Derin bir nefes alıp işlerimi hallettim. Sonra dolabın önünde durdum. Tam Hazal’a ait o ağır elbiselerden birini giyecekken, Karun’un “Onları giyme.” deyişi aklıma geldi.

Kaşlarım hafif kalktı. Sonunda kendi tarzımda giyineceğim galiba.

Dolabın içinden mor, üzeri beyaz çiçekli elbisemi çıkardım. Kumaşı hafifti. Dizimin hemen altında bitiyordu. Konağın ağır havasına göre fazla canlı kalıyordu belki ama umurumda değildi.

Elbiseyi üzerime geçirip peçemi taktım. Aynaya baktığımda ilk kez kendim gibi hissettim biraz.

Kapıyı açıp aşağı indiğimde mutfaktan gelen sesler konağın sessizliğini bölüyordu. Hicran yine birileriyle telefonda atışıyor, Gülşah ekmekleri dizerken kendi kendine türkü mırıldanıyordu.

Ben de yanlarına geçip kahvaltıyı hazırlamaya yardım ettim. Çay kokusu, kızarmış ekmeklerin sıcaklığı derken masa kısa sürede doldu.

Bir süre sonra ev halkı yavaş yavaş kahvaltı için toplanmaya başladı. Sandalyeler çekiliyor, tabak sesleri birbirine karışıyordu.

Ama Karun yine yoktu.

Gözlerim istemsizce kapıya kaydı birkaç kez. Yok.

Bu adam neden ailesiyle hiç oturup yemek yemiyordu cidden?

Koskoca konakta herkes aynı sofraya otururken, o hep ayrıydı. Sanki kendini bilerek bu evin dışında tutuyordu.

Ve nedense… bunun sebebini merak etmeye başlamıştım.

***

3 GÜN SONRA

Aradan birkaç gün geçmişti. Bu süreçte Karun konağa hiç uğramamıştı.

Oysa bu adamın düzeni şaşmazdı. Ne zaman geleceği, ne zaman çıkacağı belliydi. Saat gibi yaşardı resmen. Ama şimdi… ortada yoktu.

Merak etmiyor değildim. Hatta bazen avludan gelen araba sesinde bile refleksle dönüp kapıya bakıyordum.

Ama arayıp “Neredesin?” diye soracak cesareti de kendimde bulamıyordum. Çünkü Karun’a hesap sorar gibi konuşmak… insanın ömrünü kısaltırdı.

Yine de boş durmamıştım.

O ses kayıt cihazı olan böcekleri internetten sipariş etmiştim. İnşallah dolandırılmam diye içim içimi yiyordu. Yarın elimde olması gerekiyordu. Eğer gerçekten çalışırlarsa… belki bu konakta dönen bazı şeyleri öğrenebilirdim.

Ama şimdi ayrı bir gerginlik vardı içimde.

Ceylan ve ailesi akşam yemeğine gelecekti. Konağın içinde sabahtan beri hazırlık vardı. Kadınlar mutfakta koşuşturuyor, avluya masa kuruluyor, herkes bir şeye yetişmeye çalışıyordu.

Ben ise avludaki uzun masayı hazırlarken düşüncelere dalmıştım. Tabakları dizerken bile aklım başka yerdeydi.

İnşallah bugün bir sorun çıkmaz…

Tam o sırada konağın büyük kapısı açıldı. Başımı kaldırdım. Kim geldi ki? Misafirler için daha erkendi.

Bunu düşünürken, onu gördüm. Karun’u.

Günlerdir ortada olmayan adam ağır adımlarla içeri girdi. Kaşları her zamankinden daha sert çatılmıştı. Yüzünde insanı yaklaşmaktan vazgeçirecek bir ifade vardı.

İçim istemsizce kıpırdadı. Refleksle ona doğru bir adım attım. Sonra durdum.

Nişanlısına masa kurduğum adama gidip bir de “Hoş geldin” mi diyecektim?

Yok artık Zerda.

Hemen önüme dönüp tabakları düzeltmeye başladım. Sanki onu görmemişim gibi davranıyordum ama göz ucum hala üzerindeydi.

Karun ise bana bakmadı bile. Doğrudan basamaklara yönelip yukarı çıktı.

Yontulmamış oduna bak sen. İnsan bir Allah’ın selamını verir. İçimden söylene söylene masayı hazırlamaya devam ettim.

Bir süre sonra misafirler geldi ve avludaki sedirlere geçip otururken biz kızlarla yemekleri masaya taşımaya başladık. Tabak sesleri, konuşmalar, kahkahalar birbirine karışıyordu.

Ben ise istemsizce terasa çıkan merdivenlere bakıyordum arada.

Karun hala aşağı inmemişti. Bizim işimiz bitince Fadime anne bana döndü.

“Zerda kızım, hele Karun oğlumu çağır da gelsin.” dediğinde, kısa bir kafa sallayıp terasa çıktım.

Kapıyı açıp odaya girdim ama içeride kimse yoktu.

Kaşlarım çatıldı. Tam geri dönecektim ki banyodan gelen su sesi kulağıma geldi. Duş alıyordu.

Kapıya yaklaşıp elimle hafifçe tıklattım.

“Ağam!” dedim sesimi yükselterek. Sonra sinsice sırttım.

“Nişanlın aşağıda beklemekte… seni çok özlemiş!”

Bilerek damarına basıyordum. Biraz sinirlensin istiyordum açıkçası. Günlerdir ortada yoktu bir de gelip yüzüme bakmadan yukarı çıkmıştı.

Ama içeriden sadece su sesi gelmeye devam etti. Duymadı galiba.

Bu sefer kapıya daha sert vurdum.

“Ağam!” dedim yüksek sesle. “Nişanlın seni özlemiş ha, duydun beni!” Sonra gözlerimi devirdim.

“İki sevdalının aracılığını yaptım ben, gidiyorum!” dedim söylene söylene.

Tam arkamı dönecektim ki… banyo kapısı bir anda açıldı. Ne olduğunu anlayamadan bileğimden tutulup içeri çekildim.

Sırtım buhar kaplamış soğuk fayanslara yaslanırken, banyodaki sıcak hava yüzüme vuruyor, onun keskin kokusu yayılıyordu.

Kapıyı arkamdan kapatıp elini başımın yanındaki duvara yasladı. Başımı aşağı indirmedim. İndirmeyecektim de. Çünkü tamamen çıplak olduğunu anlamıştım.

“Daha çok sen özlemiş gibisin kocanı.” dediğinde, gözlerimi devirdim.

“Ne münasebet ağam.” dedim umursamaz görünmeye çalışarak. “Yokluğun cennet.”

Karun’un dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı. Sonra başını eğip boynuma gömdü.

Islak saçlarından düşen su damlaları omzuma değince istemsizce ürperdim. Sıcak nefesi tenimde dolaşırken bütün kaslarım gerildi.

Dudakları boynuma değdiği an ellerim refleksle omuzlarına gitti.

“Dokunma bana.” dedim hemen. “Nişanlın aşağıda, ona dokun.”

Onu itip çıkmaya çalıştım ama daha bir adım bile atamadan tekrar duvara yaslandım. Karun iki yanımı kapatmıştı resmen.

“O henüz helalim değil.” dedi sakin bir sesle. Gözlerimi kıstım.

“Ha yani helalin olsa dokunacaksın ağam?” dedim alttan alttan sinirlenerek.

Karun cevap vermeden saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı. Parmakları yanağıma değdiğinde kalbim sinir bozucu şekilde hızlandı.

“Bu senin için sorun mu?” diye sordu gözlerimin içine bakarak.

İçimde kıyamet koparken omuz silktim.

“Aksine…” dedim inatla. “Tepe tepe kullan.”

Yüzüm sakin duruyordu ama içimde kuduruyordum resmen. Karun birkaç saniye bana baktı. Sonra sinsice sırıttı.

“O zaman seni de tepe tepe kullanabilirim.” dediğinde, içimden ona lanet ettim.

Şu adamın kıvrak zekasına gerçekten sinir oluyordum. Her lafımı çevirip kendine avantaj yapıyordu.

“Ben hariç.” dedim hemen. Zaten çıplak olması başlı başına stres sebebiydi. Gözlerimi yanlışlıkla bir yere kaydırırsam diye tavana bakıyordum neredeyse.

Biraz daha burada kalırsam gerçekten bayılacaktım.

“Şimdi izninle gidebilir miyim ağam?” dedim aceleyle. “Yokluğumu fark etmesinler.”

Karun yüzümü uzun uzun süzdü. Sonra gözlerini hafif kıstı.

“Aşağı neden bakmıyorsun?” diye sordu. Bel altını kastettiğini anlayınca nefesim takıldı.

İnatla gözlerini bırakmadan konuştum.

“Kabuslarıma yeni bir tanesini eklemek istemiyorum çünkü… ağam” dedim dişlerimin arasından.

Kendinden emin bakışlarla bana baktıktan sonra kapı kolunu aşağı indirip kapıyı açtı.

“Git hadi.” dedi umursamaz bir tavırla ve kalçama vurduğu tokatla irkilip ona ters ters baktım. Terbiyesiz herif.

Çıkmaya hazırlanırken gözüm bir anda arkasındaki aynaya kaydı. Buharı yavaş yavaş dağılan camın içinde Karun’un sırtı görünüyordu artık.

Ve ben olduğum yerde kaldım. Sırtı… yara izleriyle doluydu.

Kaşlarım bir anda çatıldı. Az önceki sinirim sanki içimden çekilip gitmişti.

Farkında olmadan tekrar banyoya girdim. Karun’un arkasına hızla geçtiğimde, gözlerim sırtındaki izlerde dolaşırken boğazım düğümlendi.

“Ağam…” dedim istemsizce. “N’oldu sana?”

Sesimdeki telaşı ben bile fark ettim. Çok kötü görünüyordu.

Bazıları ince uzun çiziklerdi… bazılarıysa derinleşmiş, teninde kabarık iz bırakmıştı. Sanki biri onu defalarca kırbaçlamış gibiydi.

Hamam da onu yıkarken de, buna benzer izler görmüştüm ama pek umursamamıştım.

Parmaklarım havada kaldı. Dokunmaya bile korktum. Karun başını hafif çevirip bana baktı.

“Fantezi dünyam güzelim.” dedi rahat bir sesle.

Ne yani? Bunu bir kadın mı yapmıştı? Üç gündür ortada olmayışının sebebi kadınlarla takılmasından mıydı?

İçimin ortasına sinir gibi bir şey oturdu. Midem bile gerildi resmen.

“Bende… oysa” dedim ama devamını getiremedim. Gözlerimin dolduğunu hissedince iyice sinirlendim kendime.

Saf gibi onun için telaşlanmıştım.

“Her neyse.” dedim sertçe göğsünden itip yanından geçtim.

“Pis adam!” diye söylendim çıkarken. “Azgının önde gideni.”

Merdivenlerden hızlı hızlı inip mutfağa girdim. İçeride yemek telaşı sürüyordu. Ve tabii ki Ceylan da oradaydı.

Kadın şimdiden kendini konağın gelini sanmaya başlamıştı. Her yere karışıyor, her şeye bakıyordu.

İçimden göz devirdim. Sen önce nişanlına sahip çık…

“Neyin var Zerdo?” dedi Gülşah kaşlarını çatıp. “Betin benzin atmış.”

Hemen toparlandım cümlesiyle.

“Üzerimde böcek gördüm.” dedim hızlıca. “Korktum.”

Yalanın böylesi. O böcek direkt Karun’du zaten.

Tam o sırada Ceylan bana döndü. “Karun Ağam nerede?” diye sordu. Karun Ağam diyişine bile sinir oldum.

“Birazdan geleceğini söyledi.” dedim zoraki sakinlikle.

Ceylan yüzüme kısa bir bakış attı. Beni hala hazmedemediği o kadar belliydi ki. Sonra hiçbir şey demeden çıkıp gitti mutfaktan.

Hicran hemen yanıma sokuldu. “Ne gıcık bir kız bu ya.” dedi suratını buruşturarak.

Ben sadece omuz silktim. Ama aklım hala Karun’un sırtındaki yaralardaydı.

İnsan bir zevk uğruna niye böyle yapar ki?

***

2 Gün Önce (Yazardan Devam…)

Bir gündür konağa uğramıyordu adam. Çünkü kafasının içindeki sesler yeniden uyanmıştı.

Ve Karun çok iyi biliyordu… o sesler yükseldiğinde ya biri zarar görürdü, ya da kendisi.

Çenesi günlerdir olduğu gibi yine gergindi. Ama asıl savaş dışarıda değil, kafasının içindeydi.

Çünkü ne zaman gözlerini kapatsa aynı sahneyi görüyordu.

Kuru otların arasına yayılan kırmızı kan. Ve valizin içinde yatan annesi.

O küçük çocuk büyümüştü. Boyu uzamış, sesi kalınlaşmış, elleri adam eli olmuştu. Ama o an… hiç değişmemişti.

Hala aynı yerdeydi. Hala o valizin başında diz çökmüş küçük çocuktu içinde bir yerlerde.

Babasıydı ona bunu yaşatan. Ama aynı zamanda… bu acıyı yaşanabilir hale getiren de yine babası olmuştu.

Çünkü Fırat Ağa oğlunun vicdanını öldürmeyi iyi biliyordu.

Kadının ona ihanet ettiğini anlatmıştı. Hem de bir çocuğun kaldıramayacağı şekilde.

Babası, “Senin annen bir fahişe.” deyip fotoğrafları ayaklarının önüne atmıştı.

Annesinin başka bir adamla çekilmiş görüntüleri… küçük Karun’un gözlerinin önünde yere dağılmıştı.

Yedi yaşındaki bir çocuğun dünyası için fazla kirliydi o görüntüler.

Ama Fırat Ağa özellikle göstermişti. Çünkü oğlunun içinde annesine dair ne varsa öldürmek istiyordu.

Ve zamanla başardı da.
Karun büyüdükçe her şey kafasında yerine oturdu.
Annesine duyduğu özlem… yerini öfkeye bıraktı.
Çünkü zihninde tek bir düşünce büyümüştü:

Eğer annesi sadık olsaydı… kendi annesinin katili olmayacaktı.

İşte o gün kadınlara bakışı değişti.
Onlara güvenmedi. Saygı duymadı. Bağlanmadı.

Çünkü gözünde bütün kadınlar aynıydı artık. Gülerlerdi… sever gibi yaparlardı… sonra ihanet ederlerdi.

İçindeki hıncı önce tek gecelik kadınlardan çıkardı. Sonra karısı Hazal’dan…
Şimdi o hınç Zerda’ya bulaşıyordu. Sırada ise Ceylan vardı.

En korkutucu tarafı ise şuydu:
Karun bunu bilinçsiz yapmıyordu. Kadın seçerken bile annesine benzeyenleri seçiyordu.

Aynı masum bakışlar…
Aynı sessiz yüz…
Aynı kırılganlık…
Sanki annesini her defasında yeniden cezalandırıyordu.

Önündeki yere sabitlenmiş iki direğe baktı uzun uzun. Demirlere bağlı zincirler hareketsizdi ama Karun’un zihninin içi öyle değildi.

Çenesini sıktı. Yavaşça eğilip bileklerine demir kelepçeleri geçirdi. Metalin soğukluğu tenine değdiğinde yüzünde en ufak değişim olmadı.

Sonra iki dizinin üzerine çöktüğünde, kolları havada kalmıştı. Başını hafif öne eğdiğinde omuz kasları gerildi.

Öfkesini kadınlardan çıkararak bastırıyordu belki… ama içindeki sesleri yalnızca kendine acı çektirince susturabiliyordu.

Ve şimdi yine tam olarak bunu yapacaktı. Bu yöntem ona yabancı değildi.

İlk kez babasının önünde diz çökmüştü böyle.
Her annesini özlediğinde…
Her suçluluk duyduğunda…
Her babasına öfkelendiğinde…
Fırat Ağa aynı cezayı uygulatırdı ona. Acının insanı terbiye ettiğine inanırdı.

Ve Karun zamanla buna alışmıştı. Babasına bile gerek kalmamıştı kendini cezalandırmak için… çünkü bu ibadet gibi rutin hale gelmişti.

Adamlarından biri öne çıktı. Elindeki deri kırbacı avucunda düzeltti. Sonra Karun’un arkasına geçti.

Diğer adamlar sessizce dışarı çıktı. Çünkü bu ana kimse şahit olmamalıydı.

Karun başını kaldırıp, adama başını hafif salladı.

Deri kırbacı tutan adam derin bir nefes aldı. Karun onu cellat olarak seçmişti. Ve bunu yıllardır yapıyordu ama her seferinde yüzü geriliyordu. Çünkü Karun’un canı yanarken bile tek ses çıkarmaması insana daha ağır geliyordu.

İlk kırbaç havayı yarıp sırtına indiğinde zincirler anında gerildi.

Karun’un omuzları sertçe kasıldı. Parmakları kelepçelerin içinde sıkıldı ama sesi çıkmadı.

Adam durmadı. Bir kırbaç daha. Sonra bir tane daha.

Deri her değdiğinde sırtında uzun, kızarmış yarıklar açılıyor, birkaç saniye sonra oralardan ince ince kan sızıyordu.

Eski izlerin üstüne yenileri ekleniyordu.

On beşinci vuruştan sonra nefesi ağırlaşmaya başladı. Ter damlaları boynundan sırtına akıyordu. Zincirler her hareketinde ses çıkarıyordu.

Yirminci kırbaç da sırtına indiğinde başı yavaşça omzuna düştü.

Nefesi düzensizleşmişti artık. Göğsü her soluk alışında sertçe inip kalkıyordu. Sırtından süzülen ter ve kan birbirine karışmıştı.

Ama yine de tek kelime etmiyordu. Sanki çektiği acının hakkı olduğunu düşünüyordu.

Bir süre daha sessizlik oldu.

Sonra Karun ağır ağır doğruldu. Zincirler hareket ettikçe metal sesleri odanın içinde yankılandı. Omuz kasları gerilirken sırtındaki taze yarıklar yeniden açılmış gibi sızladı ama yüzünde en ufak ifade değişmedi.

Kırbacı tutan adam hemen onu tutmak için öne çıktı. Tam elini uzatacaktı ki Karun elini kaldırdı.

Adam olduğu yerde kaldı. Başını hafif öne eğdi.

“Çık dışarı.” dedi sadece adama. Sesi yorgundu. Boğuktu. Ama hala emir verir gibiydi.

Adam tek kelime etmeden dışarı çıktı. Kapı kapandığında oda tekrar sessizliğe gömüldü.

Karun birkaç saniye olduğu yerde durdu. Sonra bileklerindeki kelepçeleri çözdü. Demir halkalar, bağlı oldukları demir çubuklara çarpınca tok bir ses çıktı.

Yakındaki tekli koltuğa doğru yürüdü ağır adımlarla. Her hareketinde sırtındaki yaralar geriliyor, yaraları sızlıyordu.

Kendini koltuğa bıraktığında başını geriye yasladı ama sırtını koltuğa temas ettirmedi. Gözlerini kısa süreliğine kapattı.

Yorgundu.

Yan taraftaki sehpadan kadehi aldı. İçindeki sert içkiyi tek seferde içti. Acı sıvı boğazını yakarken çenesi hafif kasıldı.

Kafasındaki o sesler artık susmuştu.

Vicdan azabının kefaretini, ödemişti çünkü…

***

Merhametsiz insanlar doğmaz… birileri onların içindeki merhameti öldürür.
Karun’da o insanlardan biri. Ve o en çok yine kendine zalim.
Onun iç dünyasıyla tanışmak bizim için zor oldu. Bakalım daha nelere şahit olacağız.
Bölüm için yorum yapmayı unutmayınız…🩷🩷🩷

Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?

““Fantezi dünyam güzelim.”” öğesine 15 yanıt

  1.  Avatar
    Anonim

    gerçekten böyle olması çok üzücü. Karunun yaşadığı şey çok ağır. Kendine yaşattığı da ayrı bir ağırlıkta. İnşallah zerda onu iyileştirir. Diye umut ediyorum…

    Beğen

  2.  Avatar
    Anonim

    bir insan bir çocuğa bunu nasıl yapar ne olursa ollsun o bir çocuk senin olmasa da nekadar üzüldüm insan musfettesi

    Beğen

  3.  Avatar
    Anonim

    Bölüm çok güzeldi keşke hiç bitmeseydi bir dahaki bölümü heyecanla bekliyorum

    Beğen

  4.  Avatar
    Anonim

    insan kendisine nasıl böyle bir şiddet uygulatir babası resmen psikolojisini bozmuş

    Beğen

  5.  Avatar
    Anonim

    Bence artık herşey netlessin birbirlerine herşeyi anlatsınlar

    Beğen

  6.  Avatar
    Anonim

    zerda yaraları gördüğünde kesin kendini cezlandırdı demiştim daha asıl meseleye gelmeden 🥺napacak bu kızlara ya böyle eziyetle içindeki iyiliği öldüren insan baba bildiği adam ise ne çektin be karun sana kızan yanım geçmiyor ama üzülüyorum senin için bazen sorgulamak lazım ve arada birde araştır be adam tez zamanda bu azaptan kurtul 🥺🥲

    Beğen

  7.  Avatar
    Anonim

    ceylanla evlilik olacak mı ya

    Beğen

  8. Brnbrn Avatar
    Brnbrn

    kaleminize sağlık.

    Beğen

  9.  Avatar
    Anonim

    ellerine sağlık yazarım

    Beğen

  10.  Avatar
    Anonim

    Emeğine sağlık yazarım

    Beğen

  11.  Avatar
    Anonim

    Güzel bir bolumdu😊

    Beğen

  12.  Avatar
    Anonim

    cok üzülüyorum karuna

    Beğen

  13.  Avatar
    Anonim

    karun bu tramvayı nasıl baş edile bilir ki çok kötü bir olay yaşamış Karun ağam bakalım Zerda ile nasıl olacak babası değil gerçi o adam çok pislik herif

    Beğen

  14.  Avatar
    Anonim

    umarım yyeni bölüm hızlı gelir

    Beğen

  15.  Avatar
    Anonim

    Zerda Karun’un acılarına iyi gelecek onu iyileştirecek

    Beğen