Gece Odama Gel
***
“Ben mağlup olmam.”
Sözleri, kulağımdan içeri girip göğsümde bir yere saplandı sanki. Hangi konuda mağlup olmazdı? Bana karşı mı… yoksa kendine karşı mı?
Elinin yavaş yavaş yukarı kaydığını hissettiğim an, düşüncelerim dağıldı. Refleksle elbisenin üzerinden bileğini tuttum.
“Bu yakınlık… fazla ağam.”
Sesim beklediğim kadar güçlü çıkmadı. Nefesim hızlanmıştı, göğsüm inip kalkıyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ama bu bir gülümseme değildi… daha çok bir şey çözmüş gibi.
Bakışlarını benden çekti. Derin bir nefes aldı.
“İstediğin de bu değil mi?” Sonra tekrar bana döndü. Gözleri… bu sefer daha keskin, daha soğuktu.
“Seni arzulamam.”
Elini tuttuğum halde, parmakları inatla biraz daha yukarı kaydı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Tam o noktada durdu.
“Yeni taktiğin bu… yanılıyor muyum?”
İçimden geçen tek şey şuydu: Bu adam neden her planımı anlıyor?
“Yanılıyorsun ağam.” dedim aniden. Sesim bu sefer daha netti. “Beni arzulaman için uğraşmıyorum…” Gözlerinin içine baktım.
“…beni arzulamak için uğraşıyorsun.”
Cümleyi bittirdiğim an, kucağından kalktım. Bedeniyle aramdaki mesafe açılır açılmaz, üzerimdeki baskı hafifledi. Elinin eteğimin altından çekilmesiyle içimden bir rahatlama geçti.
Ama durmadım.
“Ve sana hatırlatayım,” dedim omuz silkerek, “sen bir erkeksin. Karşındaki kadın kim olursa olsun arzularsın o yakınlıkla.”
Bir adım geri çekildim.
“Bana o kadar yaklaşırken… başka ne bekliyordun?”
Sözlerim keskinleşmişti. Kendimi durdurmadım.
“Sen bana o parfümü oradan almamı isteyip, arkamdan sarıldın. Eğer amacım senin dediğin olsaydı…” dudaklarım hafif gerildi, “inan çoktan seni elde eder… o lanet yatağına girerdim.”
Cümle bittiğinde içime bir sessizlik çöktü. Ben… ne dedim kız az önce?
Gözlerim istemsizce onun yüzüne kaydı. Öldürmese bari beni… çünkü yavaştan damarları belirginleşmeye başlamış, çene kası gerilmişti. Sessizdi… ama bu sessizlik fırtına öncesi gibiydi.
“Birincisi… karşımdaki kimse değil, karım yerine geçmiş olan sensin.”
“İkincisi… üzerine alınma küçük yanaşma, sana değil karımın kokusuna yükseliyorum.”
Ayağa kalktığında, başımı kaldırmak zorunda kaldım. Gerçekten… çok uzundu. Üzerime gölge gibi düştü.
“Ve üçüncü…” dedi. “İlk iki cümleme ihanet etmek istiyorum.” Sözleri içime soğuk bir şey gibi aktı.
“Ben…” deyip kolunu belime sardı. Bu sefer daha sıkı. “Amacın olmak istiyorum Zerda.”
Nefesim kesildi. Dudakları kulağıma indi. Sesi neredeyse bir fısıltıydı.
“Nasıl elde edersin… göster ağana?”
Kanım bir anda çekildi sanki. Donup kaldım. Bu… bir oyun muydu? Yoksa gerçekten… kontrolü bana mı bırakıyordu?
Ve asıl soru şu… Ben bu oyunu oynamaya hazır mıydım?
Koridordan gelen ayak sesleri, hamamın içindeki buğulu havayı yarar gibi içeri doldu. O anın gerilimi hala üzerimdeyken, Karun’un eli bir anda belimden çekildi. Sanki az önceki yakınlık hiç yaşanmamış gibi, sakin bir hareketle yerine oturdu.
Ben hala nefesimi toparlayamamışken kapı aralandı.
Ozan ağa… Demir ağa… Ve arkalarından süzülen Gülşah ile Hicran.
“Ooo kimler varmış.” dedi Ozan Ağa. “Hamam keyfi ha!” dediğinde karşımıza oturdu, yan tarafına da Demir ağa.
“Evet ağabey ve bu keyfimi karın kaçırırsa, hoş olmaz.” Karun’un ağabeyine kurduğu tehditkar cümleye şaşırmıştım.
Gülşah ile Hicran’ın gözleriyse istemsizce Karun’a kaymıştı. Buğunun içinden daha da belirginleşen kaslı bedeni, dikkat çekmeyecek gibi değildi. Ozan Ağa ve Demir Ağa’da iyilerdi ama Karun kadar olamazlardı tabi.
“Yengelerin çarşıya gitti aslanım, merak etme.” dedi gülerek ve Gülşah’a baktı. “Gel kız buraya. Şu suyu hazırla ağana da, hamamın keyfini çıkarak.” deyince Gülşah hemen yanına giderken, Hicran’da aynısını Demir Ağa için yapmıştı.
Gözlerimi onlardan çektiğimde, Karun’un gözleri de beni buldu.
“Onlara bakma.” dedi dişlerinin arasından tıslayarak, neyi ima ettiğini anlamadım ama sonra kafama dank etti. Ozan ve Demir ağanın aynı Karun gibi bellerinde havlu bağlıydı.
Bana uzatığı kolunu keselerken, az önce ki ana gitti aklım. “Amacın olmak istiyorum Zerda.” demişti açık açık. Kesinlikle benle dalga geçiyor.
Sıra bacaklarına gelince, eğilip bacaklarını keseledim üsten üsten. Zamanında babama bile yapmadığım hizmetti, bu gıcık adama yapmak zoruma gidiyor.
Keselemeye devam ederken, saçımı düzeltmek için elimi kaldırdığımda gözlerim ona takıldı. Gözleri bende değil, aşağıdaydı. Dekoltemin açıklığın da, hareket ettikçe sallanan göğüslerimde…
Kese yapan elim istemsizce yavaşlarken, sertçe yutkundum. Sapık herif!
“Hızlan.” dedi yavaşladığımı fark edip. Tabi ya… hızlanayım da sallanan ciciklerime iyice hallen… yemezler.
“Yoruldum biraz ağam.” Sesimi bilerek bitkin çıkmıştı.
“Daha masaj yapacaksın ağana, yorulmak yok.” dediğinde gözlerim irice açıldı. Hah bir o azdı zaten.
Arkadan gelen gülüşme seslerine bakmamak için zor tutuyordum kendimi. Resmen flörtleşiyorlardı. Karılarına acıyorum.
Karun Ağa yerinden kalkınca, hamamın ortasındaki sıcak kare göbek taşına yüz üstü uzandığında, yeni eziyet başladığından üzgünce dudağımı aşağı sarkıtıp yanına gittim.
Bu esnada Hicran ve Gülşah yıkadıkları ağalara çaktırmadan Karun’u gözleriyle yiyip bitirmişlerdi. Hayır yani arkadaş, herkes kendi önündeki yemekten nasiplesin. Öf! İyice saçmaladım ha.
Terliklerimi çıkarıp Karun’un sağ tarafına oturarak sırtına masaj yaptım. Geniş omzundaki dövmeleri inceledim. Silahı saran bir el vardı ama bu el bir çocuk eli gibiydi. Dövmeyi çizen kişinin hatası diyeceğimde, mümkün değil çünkü tüm dövmeler kusursuzdu.
Merak ettim, bir çocuk eli neden silah tutar ve bu dövmeyi neden çizmeyi seçmişti?
“Dövmelere değil, masaja odaklan.” dediğinde, hemen kendime geldim. Gözleri beni görmezken bile, gözlerimi takip ediyordu.
Dakikalarca sırtını iyice çiğnedikten sonra doğrularak yandan temiz bir havlu alıp, yüzündeki su damlalarını sildi bana bakarak.
“Sana da masaj yapay mı karıcım?” Bunu söylerken, sesini alçaltmamıştı çünkü diğerleri kendi halindeydi.
“Yok ağam, sağol.” dedim.
Tam o esnadan, içeri Nigar ve Songül daldığında korkarak yerimden kalktım.
“Oy ben sizi şimdi yemedim mi?!” diyerek hamamı sesiyle inleten Songül’ün elleri, direk kocasını yıkayan Gülşah’ın saçlarını buldu.
Nigar ise, “Ulan Demir Ağa! Ulan Demir Ağa!” diğe bağırıp kenardaki tüm bakır tasları onlara doğru fırlatı.
Bu kargaşada biraz geri geri gittim bende araya kaynamayayım diğe ve kalçalarıma sıkan ellerle, refleksle hızla döndüğümde Karun’la karşılaştım. Hiç bir şey olmamış gibi hala yerinde oturuyordu.
“Amacın ağzıma sokmasa, seve seve.” dediğinde yanaklarım kızardı. Bu durumda bile aklı başka yerlerdeydi.
Gülşah ve Hicran çığlık çığlığa yolunan saçlarıyla acıyla inliyorlardı. Eee evli adamlara yanaşamanın sonucu budur!
“Ağam bir şey yap.” dediğimde, ayağa kalktı. “Beni alakadar etmez.” deyip gidecekken, önünü kestim.
“Alakadar eder. Onlara yüz veren senin ağabeylerin.” dememle, kaşlarını sinirle çattı ama haklı olduğumu o da biliyordu.
“Karşılığı olacak mı?” dedi hiç çekinmeden. Bu adamın niye her şeyi karşılıklı, delireceğim!
“Olacak olacak.” dedim sabırsızca çünkü birazdan iki ölü bir yaralı çıkması olasıydı.
Dönüp kargaşaya baktı.
Songül, Gülşah’ın kafasını su dolu mermer kurnaya sokup çıkarıyordu. Ozan Ağa’da karısına engel olamayacağını anlamış olacak ki, kurnadaki suyu eliyle boşaltıyordu Gülşah’ın boğulmaması için.
Nigar ise Hicran’nı göbek taşına uzatmış, üzerine çıkarak yüzünü o sert keseyle keseliyordu gelişi güzel. Ama Demir Ağa… Demir Ağa yoktu. Kaçmıştı.
“Yeter!” diyen sesle birden irkildim. Sonunda araya girmişti Karun Ağa’mız.
“Benim yanımda bu ne cüret!” dediğinde, sesi hamamda öyle bir yankılanıyordu ki hepsi mum gibi yan yana dizildiler.
“Ağam sen onu ağabeylerine sor, görmüyor musun? Almışlar bu yanaşmaları, keyif sürüyorlar.” dedi Songül ve ardından üzgün sesiyle ekledi. “Sana da aşk olsun ha ağam, gördüğüne rağmen göz yumuşsun.”
Karun geri kalır mı? Elbette kalmaz.
“Çok rahatsızsan kocandan, boşa.” diye eklediğinde, Ozan Ağa hemen lafa atladı.
“Lan oğlum gözünü seveyim yengene nasıl akılar veriyorsun? Çoluğum çocuğum var benim.” dedi hemen telaşlı sesiyle.
Kocasını umursamadan, “He valla Karun ağam sen haklısın. Boşanıyorum!” dedi Songül.
“Benimde bir kadınlık gururum var. Anamın evine gidiyorum.” deyip Ozan Ağa’ya son bir bakış atarak gittiğinde, “Senin vereceğin akla Karun.” deyip karısının peşinden gitti Ozan Ağa.
Nigar ise elini beline koymuştu sinirli sinirli. “Demir Hanoğlu, kaç kaça bildiğin kadar! Cehennemin dibine de girsen seni bulurum.” deyip Hicran ve Gülşah’ı kenara iterek çıktı o da hamamdan.
En azından ölümüz yoktu değil mi? Önemli olan bu.
Hicran ve Gülşah başlarını eğerek gittiklerinde, bende tam gidecekken Karun arkadan belime sarıldı.
“İyiliğimin karşılığını vermeden nereye?” dediğinde, derin bir nefes aldım.
“Asıl ben gitmene izin vermeyerek büyük iyilik yaptım ağam. Kimse ölmedi.”
“Yemezler.” dedi kulağıma dudaklarını sürterek. Bu temasla sertçe yuktundum. Tövbe tövbe!
Ona döndüğümde, kolları hala belime sarılı kaldı.
“Yoruldum ağam ama sonra mutlaka bu iyiliğinin karşılığını vereceğim. Söz.” İnşallah o gün hiç gelmez.
“Gerçek karı koca olmak istiyorum.”
Sözleri ilk anda havada asılı kaldı. Ne dediğini anlamam bir an sürdü… sonra kaşlarım yavaşça yukarı kalktı. İçimde bir şey sertçe yerine oturdu.
“O-olmaz!” dedim, refleksle. Sesim sandığımdan daha yüksek çıktı.
“Hem… hem sen cinsellik yok demiştin ağam.” Sözlerini ona hatırlattım, sanki o sözler hala bir şeyleri koruyabilirmiş gibi.
“Dedim… ama vazgeçtim.”
O kadar sakindi ki… sanki söylediği şey sıradan bir karar değişikliğiymiş gibi. O an içimdeki öfke kabardı.
“Oluyor mu ya öyle?” dedim, dişlerimi sıkarak. “Ben de verdiğim sözlerden cayarım.”
Tek kaşı havalandı. Çünkü ortada benim verdiğim bir söz yoktu. Ama o an mantık değil, direnmek önemliydi.
“Ben…” dedim, zihnim hızla bir şey ararken. “Ben de erkeklerle konuşurum, dokunurum. Vallahi ağabeylerinin karılarını aldattığı gibi seni aldatırım Karun Ağa.”
Yuh Zerda, yuh! Sen şimdi naneyi yemedin mi kızım? Madem girdik bir yola bari devam ettirelim.
“Hem… zaten sevdiğim bir adam var. Kaçarım ona-“
Cümlem yarım kaldı çünkü bir anda peçem yüzümden sertçe çekildi. Ve tepki bile veremeden dudaklarıma kapandı.
Gözlerim irice açıldı. Zaman… bir anlığına durdu.
Onun nefesi sertti, düzensizdi. Dudaklarının arasından çıkan öfke, dudaklarıma çarpıyordu.
“Senin hayatında tek bir adam var… o da benim!”
Sözleriyle birlikte baskısı arttı. Öpüşü… bir yakınlıktan çok, bir sahiplenmeydi. Bir dayatma. Omuzlarından itmeye çalıştım ama nafile. Kolları beni öyle sıkı sarmıştı ki nefesim daraldı.
Hayır… Hayır! İlk öpücüğüm… böyle olmamalıydı. Hele ki ağabeyimin katiliyle…
Başımı sağa sola çevirdim kurtulmak için ama çenemi öyle sert kavramıştı ki kaçamıyordum. Geri geri sürüklendim. Sırtım buhardan ıslanmış duvara çarptı. Soğuk ve ıslak yüzey tenime yapıştı. Dudakları ise hala dudaklarımda…
Onu itmemi engellemek için bileklerimden yakaladı. Tek eliyle… başımın üzerine kaldırıp sabitledi.
Kımıldayamıyordum. Dudaklarını bir an ayırdı. “Say.” dediğinde, bir an neyi kast ettiğini anlayamadım. Zihnim dağılmıştı, nefesim hala toparlanmamıştı.
“İmam nikahından önce söylediğim maddeleri say!” Sesi bu kez yükseldiğinde irkildim. Göğsüm daraldı. Kalbim kaburgalarımı zorlarcasına atıyordu. Kaçamıyordum. Kaçamayacağımı o an iliklerime kadar hissettim.
Titreyen dudaklarımı zorla araladım.
“D-duygu yok, cinsellik yok, sadece temas olacak… demiştin ağam.” dedim kısık bir sesle.
Gözlerine bakmadım. Bakamazdım. Hem utançtan hem de… tanımasın diye. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar az olduğundan hala yüzümü tam görmemişti. Nefesi yüzüme çarpıyor, varlığı üzerime bir gölge gibi çöküyordu.
“Güzel.” Bu tek kelimeyle birlikte biraz daha yaklaştı. Sıcaklığı, duvara yaslanan bedenimi tamamen sardı. Kaçacak en ufak bir boşluk bırakmıyordu.
“O maddeler baştan yazılacak küçük yanaşma.” Sesi alçaldı. Ama bu alçaklık, daha tehlikeliydi.
“Benimsin.” dedi.
O kelime… yüzüme çarpan sert bir kapı gibiydi.
“A-ama…” dedim itiraz ederek, sesim kırıldı. “Ben… o maddelerle dayanarak kabul ettim…”
Diğer eli yanağıma yaslandı. Parmaklarının baskısıyla başım istemsizce ona döndü. Artık kaçacak yerim yoktu.
Gözleri… gözlerimin içine saplandı. Kehribar rengi o irisler, hiç bu kadar net bakmamıştı. Ve ilk kez… bu kadar yakıcıydı.
“Çok safsın.” dedi. Sözleri küçümseyiciydi ama altında daha ağır bir şey vardı. Sanki… baştan beri her şey planlıymış gibi.
“Önce namusum olup, sonra benden kurtulacağını mı sandın?”
Kalbim bir an durdu sandım. Sonra daha hızlı atmaya başladı. Sözleri zihnimde yankılandı. Parça parça… ağır ağır yerine oturdu.
Bu bir anlaşma değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. O… baştan beri beni gerçekten karısı olarak görüyordu.
Ben ise… onun kurduğu oyunu gerçek sanmıştım. Güvendiğim şey… onun sözüydü.
Ama o söz… bana kurulmuş bir tuzaktı. Ve ben kendi ayağımla o tuzağın içine yürümüştüm. İyide neden bunu bana yapmıştı? Daha doğrusu ordan buraya nasıl bağlanmıştı olay?
Çenemi iki parmağıyla yukarı kaldırdığında, kaçacak yerim kalmadı. İlk kez… gerçekten ilk kez yüzüme baktı. Peçenin ardında sakladığım benliğim, o an onun gözlerinin önündeydi.
Bakışları yüzümde dolaştı. Yabancı bir şeyi inceler gibi… ama aynı zamanda sahip olduğu bir şeyi kabullenir gibi.
Kalbim düzensiz atıyordu. Ya tanırsa beni?
Yüzüme eğildi ve dudakları bir kez daha dudaklarıma değdiğinde… bu seferki öpüş, sert ya da cezalandırıcı değildi. Kısa… ama garip bir şekilde ağırdı. Sanki bir kararın mührü gibi.
“Gece odama gel.” dedi ve çekildi.
Onun sıcaklığı üzerimden kalktığı anda, bulunduğum yer bir anda soğudu. Nefesim boşluğa düştü.
Adımlarının sesi uzaklaştıkça, içimdeki gerginlik çözülmedi… aksine yayıldı. Dizlerimdeki güç çekildi. Olduğum yere çöktüm.
Mermerin soğukluğu içime işlerken, ben hala hareket edemiyordum. Az önce ne olmuştu?
Öpmesi…
Sözleri…
Bakışı…
Hiçbirine odaklanamıyordum. Çünkü içimde tek bir şey yankılanıyordu, ‘Gece odama gel.’ deyişi.
Bu bir davet değildi. Bu… kaçamayacağım bir şeydi. Göğsüm sıkıştı. Ellerimi dizlerimin üzerine koyup başımı eğdim. Saçlarım yüzüme düştü. Nefesim hala düzensizdi.
İçimde öfke vardı. Korku vardı. Ama en çok… belirsizlik vardı. Ve o belirsizlik her şeyden daha ağırdı.
***
Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?