Karım Gibi Olacaksın
***
Nefes alamıyordum. Sanki odadaki hava bir anda ağırlaşmış, göğsümün üzerine görünmez bir ağırlık çökmüştü. Kalbim kaburgalarıma vurdukça bütün bedenim o ritimle titriyordu. Daha oyunun başında yakalanmak… gerçekten de bana yakışacak bir beceriksizlikti.
Bekle be kadın… bekle.
Adam konaktan çıktıktan sonra ne halt edeceksen etseydin. Ama yok… sabredemedin işte.
Karun kapıyı arkasından kapatırken hareketlerindeki o tuhaf sakinlik içimi daha çok ürpertiyordu. Kapının tok sesi odanın içinde yankılanırken, o bana doğru adım adım yaklaşmaya başlamıştı. Her adımı ağırdı, ölçülüydü; sanki acele etmiyor, beni köşeye sıkıştıracağı anın tadını çıkarıyordu.
Boğazım kupkuru olmuştu. Sertçe yutkunurken ellerimin hala dolabın kulplarında olduğunu fark ettim. Parmaklarım istemsizce gevşerken ellerim yavaşça aşağı indi. Bedenim de ona doğru dönmek zorunda kalmıştı.
Şimdi tam karşımda duruyordu. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu.
Hemen savunmaya geçerek, “Ağam vallahi kapakları karıştırdım.” dediğimde sesimin titremesini engelleyememiştim.
Ama o… hiçbir şey söylemedi. Sadece bakıyordu.
O bakışlar insanın içini delip geçen türdendi. Kehribar rengi gözleri öyle sert, öyle keskin bakıyordu ki sanki içimde sakladığım her şeyi tek tek okuyabiliyordu.
Korkuyordum. Hem de sandığımdan çok daha fazla.
Bir anda iki kolunu yanlarıma doğru uzatırken ellerini dolabın açık kapaklarına yerleştirdi. Sonra bana doğru bir adım daha attığı gibi geri geri gittim ve o an kapakları öyle sert kapattı ki çıkan tok ses odanın içinde yankılandı. Bir an kapakların arasında kalıp ezildiğimi sandım. Ama sırtım dolaba yaslanmıştı.
Şimdi onun iki kolunun arasında sıkışıp kalmıştım.
Göğsü neredeyse göğsüme değecek kadar yakındı. Burnundan solurken nefesi yüzüme vuruyor, içimdeki korkuyu daha da büyütüyordu.
Gözlerini gözlerime dikmişti. Ben de bakıyordum.
Ama içimdeki o ince iplik gibi gerilmiş korku biraz daha çekilse kopacaktı. Göğsüm sıkışıyor, kalbim sanki kaburgalarımı kırarak dışarı fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Çünkü o an bana dokunsa… gerçekten ağlayacaktım.
“İkidir eşyalarımı karıştırırken buluyorum seni!” diye kükrediğinde sesi yüzüme çarpan bir tokat gibi geldi.
Refleksle gözlerimi kıstım. Öfkesi öyle yakındı ki sanki sıcak bir dalga gibi yüzüme çarpıyordu.
“Neyin peşindesin?” dedi bu sefer daha sert, daha hiddetli bir tonla. Kalbim hala deli gibi atıyordu ama geri adım atamazdım.
“A-ağam vallahi karıştırdım k-kapakları.” dedim kekelememe rağmen.
Yalanımın arkasında dimdik durmak zorundaydım. Ama gözlerindeki o karanlık ifade bana tek bir şey söylüyordu.
Bu adam… söylediklerimin tek kelimesine bile inanmıyordu.
Gözleri hala yüzümdeydi. O sert bakışın altında dururken sanki göğsümün içindeki bütün sırlarımı okuyacakmış gibi hissediyordum. Nefesim düzensizleşmişti ama bunu belli etmemek için dudaklarımı sıkıyordum.
Bir süre öylece baktı bana. Sessizlik ağırlaştı… sonra birden konuştu.
“Ben derdini anladım.”
Bu sözleri söylerken kolunu uzatıp dolabın sağımda duran kapağını yeniden açtı. Askılıklara asılı duran elbiselerin arasından birini çekip çıkarmıştı ve o elbiseyi alıp göğsüme hiçte nazik olmayan bir hareketle sertçe yasladı.
Bir an ne olduğunu anlayamadım.
“Giy.” dedi. Tek kelime. Ama itiraz kabul etmeyen bir tonla.
Gözlerimi kaldırıp ona baktım. İçimde yükselen öfke dilime kadar gelmişti.
“Giy dedim!” dedi bu sefer dişlerinin arasından.
Sesindeki sabır tükenmişti. Normalde kimseye boyun eğmezdim.
Ama suçlu olan bendim. Ve burada kalabilmek için şimdilik bu adamın kurallarına uymak zorundaydım.
Göğsüme yasladığı elbiseyi titreyen ellerimle tuttum. O anda bedenini benden çekti.
Ve ben… o an gerçekten nefes alabildim.
Sanki göğsüme çöken ağırlık biraz hafiflemişti. Karun camın yanına gidip sırtını bana döndü. Geniş omuzları pencerenin önünde sert bir siluet gibi duruyordu. Ellerini ceplerine sokmuş, başını hafif yana eğmişti.
Bekliyordu.
Gerçekten de giymemi bekliyordu. Delirmişti bu adam.
Kime ait olduğunu bile bilmediğim elbiseye baktım. Parmaklarım kumaşın üzerinde sıkıldı.
İçimde kaynayan öfke boğazıma kadar yükseldi.
Yemin olsun… bunların hepsini sana bir bir ödeteceğim Karun Ağa!
***
Karun’dan devam…
Sırtımı ona döndüğümde içimde kabaran öfkeyi bastırmaya çalışıyordum. Çenemi sıktıkça, göğsüm ağır ağır inip kalkıyordu. Bu küçük yanaşmayla ne zaman karşılaşsam içimdeki o kontrolsüz öfke yeniden baş gösteriyordu. Sanki varlığı bile sinirlerime dokunuyordu.
Ama mesele sadece öfke değildi. Bir şeyler karıştırdığını çok iyi biliyordum.
Bu konağa gelen her yanaşma kızın gözlerinde aynı şey vardı. Aynı beklenti, aynı hırs… hepsi aynıydı. Hepsi bir şekilde bana yaklaşmanın yolunu arıyordu.
Karımı kaybettiğim günden beri böyleydi.
Sanki ortada bir yarış varmış gibi… kim ağa karısı olacak diye bekleşir gibiydiler. Ama en fazla iki gün bana dayanıp sonra ağlaya ağlaya terk ettiler hep konağı.
Bu adını bile daha doğru düzgün bilmediğim kız da onlardan biriydi. Gözlerindeki o merakı, o gizli hesapları fark etmemek mümkün değildi.
Ve ben… kurban olarak onu seçmiştim. Onun yaşadıklarını duyan kadınlar, bundan sonra bu konağa girmeye cesaret edemeyecekti.
Arkam dönük dururken kulağıma gelen hafif kumaş sürtünmeleri onun soyunduğunu ele veriyordu. Sessiz olmaya çalışsa da o sesleri duymamak mümkün değildi. İstemeden gözlerim odanın köşesindeki aynaya kaydı.
Aynanın içinden onu görüyordum. Gözleri bendeyken giyiniyordu.
Dönüp dönmeyeceğimi kontrol ediyordu ama bilmiyordu ki ben zaten onu görüyordum.
Bir an gözlerim aşağı kaydı. Süt beyazı teni aynada kısa bir an parladı ama daha tam seçemeden elbiseyi hızla üzerine çekmişti. Kumaş dizlerine kadar inerek bedenini sakladı.
“Giydim ağam.” dedi. Sesindeki memnuniyetsizlik gizlenemeyecek kadar açıktı.
Yavaşça ona döndüm. Başımı hafifçe eğerek onu süzdüm.
Karımın… Hazal’ımın elbisesi üzerine tam oturmuştu. O an gözlerimin önünde bir anlığına Hazal canlandı.
Aynı elbiseyi onun üzerinde gördüğüm günler geldi aklıma. O da bana bazen böyle bakardı… tıpkı bu kız gibi çekinerek, sanki benden korkuyormuş gibi.
Ama ben ona kıyamazdım. Hiç kıyamadım.
Gözlerindeki o korkuyu da bu yüzden hiçbir zaman anlayamadım.
Tam iki yıl önceydi. Yine tartıştığımız bir geceydi.
O gece de ilk defa bana boşanmamız gerektiğini söylemişti. İlk defa gerçekten ondan vazgeçmemi istemişti.
Resmi nikahlı karım değildi, dini nikahlı karım olduğu için kolay almıştı bu kararı.
Ama ben elbette kabul etmemiştim. Öfkeyle çıkıp gitmiştim o gece.
Geri döndüğümde… yoktu. İki ihtimal bırakmıştı arkasında. Ya beni terk etmişti yada kaçırılmıştı.
Ve o günden beri hala her yerde onu ararım. Her izde, her seste, her ihtimalde…
Ama ne gören vardı ne de duyan.
Sadece nefes aldığını bilsem… yaşadığını bilsem… belki bu bile yeterdi.
Belki de yetmezdi.
Çünkü kafamın içinde susmayan sorular vardı.
Ve o soruların susması için…
Onu bir gün yeniden, kanlı canlı karşıma almam gerekiyordu.
Tüm bu düşünceler zihnimde birbirine dolanırken karşımda duran kıza doğru birkaç adım attım. Attığım her adımda nasıl gerildiğini hissedebiliyordum. Peçenin arkasında yüzünü saklıyor olsa da o ifadeyi okumak zor değildi. Omuzlarının kasılışından, nefesinin hızlanışından korkusunu ele veriyordu.
Karşısında durduğumda kolumu uzatıp dolabın üst rafına yöneldim. Parmaklarım cam şişeyi bulduğunda içimde tanıdık bir ağırlık yükseldi.
Hazal’ın tenine işlemiş olan o koku.
Şişenin kapağını çıkardım. Hiçbir şey söylemeden elimi kaldırıp kızın boynuna doğru sıktım. İnce sıvı tenine değdiği anda irkildi.
Hiç aldırmadan diğer tarafına da sıktım.
Ve o koku… bir anda havaya karışıp burnuma ulaştı.
Tanıdık. Acıtan. Aynı anda sakinleştiren bir koku.
Şişeyi yerine bırakıp tekrar ona döndüm. Ellerimi iki kolunun üzerine koyup sıkıca tuttum. Kaçamasın diye değil… hareket etmesin diye.
Sonra başımı eğip boynuna gömdüm.
Parmaklarımın altında bedeni tir tir titriyordu. Nefesi düzensizdi. Ama o an umurumda değildi.
Derin bir nefes aldım. O kokuyu içime çektim.
Ama kızın kendi kokusu da vardı. Sıcak, canlı, genç bir koku. Hazal’ın parfümünü bastırmaya çalışıyor gibiydi. Onun kokusu da cezbediciydi belki… ama beni delirten ve aynı anda sakinleştiren tek koku Hazal’ın kokusuydu.
Dudaklarım boynuna değmesine izin vererek, “Bu elbise.. bu parfüm…” dedim, nefesim tenine çarparken.
“Karıma ait.”
Sonra başımı biraz daha boynuna yasladım.
“Madem kaşındın…”
“Karım gibi olacaksın.” Sesim fısıltıya yakındı ama içindeki sertlik kaybolmamıştı.
Parmaklarım kollarını sıkarken sözlerimi ağır ağır söyledim.
“Onun gibi davranacaksın. Onun kokusuyla gezeceksin. Onun kıyafetleriyle karşıma çıkacaksın.”
Sözlerim biterken bedeninin biraz daha gerildiğini hissettim. Sanki söylediklerimi hala tam kavrayamamış gibiydi.
Ama ben söylediklerimde fazlasıyla ciddiydim.
Titreyen sesi nihayet duyuldu.
“B-bunu bana neden yaptırıyorsun a-ağam?”
Başımı yavaşça boynundan kaldırdım. Yüzünü görmeden kulağına doğru eğildim. Dudaklarım kulağının dibine kadar yaklaştı.
Sonra alçak bir sesle fısıldadım.
“Çünkü yatağıma girmek isteyen sürtükleri iyi tanırım.”
Bunu dememle boğazından gelen o sert yutkunma sesi odanın sessizliğinde açıkça duyuldu. Küçük ama ele veren bir sesti. Omuzlarının nasıl gerildiğini, nefesinin bir anlığına nasıl takıldığını fark etmemek mümkün değildi.
Birazdan o da diğerleri gibi kaçıp gidecekti.
Biliyordum.
Hepsi aynıydı.
Başta cesur görünürler, gözlerime dik dik bakarlar, hatta bazen meydan okumaya kalkarlardı. Ama gerçek yüzümü gördükleri an… hepsi aynı şekilde geri çekilirdi. Korku ağır basardı. Kapıya yönelir, bir daha bu konağın yolunu tutmazlardı.
Bu küçük yanaşmaya sunduğumu ise hiç bir kadın kabul etmezdi.
Hiç bir kadın evlenmeyi düşündüğü adamın eski karısının gölgesinde yaşamayı istemezdi. Onun elbiselerini giyip, onun kokusuyla dolaşmayı… onun yerinde var olmayı…
Bu bir cezaydı. Ve o da bunu anlayacaktı.
Birazdan gözleri dolacak, yüzü düşecek… sonra da sessizce çekip gidecekti.
Tıpkı diğerleri gibi. Ben de sabırla o anı bekleyecektim…
***
Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?