Küçük Yılan
***
Şaşkın sesimle refleksle “Hıh olamaz! Karun Ağa.” dedim ve o an korku içime öyle hızlı yayıldı ki, göğsüm daraldı, nefesim yarım kaldı; aramızda koca bir mesafe olmasına rağmen üzerimdeki etkisi değişmiyordu, sanki bulunduğu yerden bile kontrol ediyordu her şeyi.
Selim baktığım yöne dönüp baktığında, Karun’un gözleri bir anlığına ona kaydı. Kısa ve keskin bir bakıştı… sonra son kez bana saniyelik bakıp ardından uzaklaştı.
“Soru ne?” dediğinde Selim, kendime gelip ona döndüm. “Y-yok bir şey.” diyerek konuyu kapatır gibi yaptım ve hemen yemeklere yöneldim ama elim işte olsa da aklım başka yerdeydi.
İçim içimi yiyordu; o adamın aklından neler geçtiğini kestirmek mümkün değildi ve bu belirsizlik, korkudan daha ağır geliyordu. Kapı açılınca istemsizce irkildim, hızla arkamı döndüm ve bu halime kaşları çatık bakan Hicran’la göz göze geldim.
“Karun Ağa seni odasına çağırdı Zerda.” dediğinde kalbim bir anlığına durur gibi oldu, sanki beklediğim şey gelmiş ama yine de hazırlıksız yakalamıştı.
“Niye?” dedim hemen. “Ben ne bilim bacım. Delenmişti yine bir şeye.” deyince derin bir nefes aldım. Hicran bile onun sinirini fark ettiyse, durum sandığımdan daha kötüydü.
“Sen iyi misin?” diyen Selim’e başımı hafifçe salladım ve tezgaha yaslanarak kendimi toparlamaya çalıştım.
“Oo bu yakışıklı da kim, nerelerden geldin koca oğlan?” diyen Hicran, hiç vakit kaybetmeden Selim’e yöneldi. Bu muhabbeti kaldıracak halim olmadığını fark edip, yemekleri Hicran’a emanet ederek mutfaktan çıktım.
Merdivenlerin başında durup yukarı baktım. Teras katına çıkan basamaklar gözümde uzadıkça uzuyor, her biri beni biraz daha istemediğim bir yere sürüklüyormuş gibi geliyordu.
En sonunda düşünceler arasında boğulup, “Yeter! Kötü bir şey yapmadım ben.” dediğimde kendi kendime, sesim hafif titredi.
O sırada beni duymuş olacak ki, “Aha! Bu da kafayı yedi… yazık.” deyip merdivenlerden inen Songül’ü ancak o an fark ettim.
“Kız Zero, senin Nigar’a verdiğin o güzel tavsiyeler ne öyle?” deyip yanıma yaklaştı. Yanağımdan makas almak isterken, parmaklarının arasına peçemin kumaşı sıkışınca yüzünü buruşturdu ama hemen ardından tekrar sırıtarak bana baktı.
“Senden etkilendim deli kız… muhakkak karşılıklı kahve içip hasbihal edelim.” deyip gittiğinde, ben hala olduğum yerde kalmıştım. Stresle alt dudağımı ısırıyor, zihnimde tek bir şey dönüp duruyordu.
Azrail’imi düşünüyordum…
“Kaçışım yok.” deyip başladım basamakları tek tek çıkmaya; her adımda içimdeki gerginlik biraz daha büyüyor, sanki yukarı çıktıkça değil de bir yere sürükleniyormuşum gibi ağırlaşıyordum. Kapısının önünde durduğumda derin nefesler alıp verdim… alıp verdim, göğsüm inip kalkarken elim kapı koluna gitti ve yavaşça indirip içeri girdim; onu görmek için bir kaç adım attım.
Yine o tekli koltuğuna kurulmuştu, elinde dolu bir kadehle; bakışları bende değil, parmaklarının arasında tuttuğu ince zincirdeydi. Sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi ona odaklanmıştı.
“B-beni çağır mışsın ağam?” dediğimde, bakışları ağır ağır bana döndü ve gözlerime kilitlendi.
O an odanın içindeki hava bile sertleşmiş gibiydi.
Hiç uzatmayarak, “Hangi elinle dokundun ona?” diye sorduğunda, gözlerimi ondan kaçırıp başımı eğdim. Sustukça onun gerildiğini hissedebiliyordum, sessizlik bile onu sinirlendiriyordu.
“Sana bir soru sordum!” diye bağırıp elindeki kadehi fırlattığında yerimden sıçradım; camın kırılış sesi odada yankılanırken, içimde daha derin bir korku bıraktı. Hayır yani… yaptığım hata bile sayılmazken, bu verdiği büyük tepki bence fazlaydı.
“B-bu… bu elim.” deyip sol elimi gösterdim; gözleri elime kaydı. Başını hafif yana eğdi ve o küçük hareket bile içime ürperti salmaya yetti.
Sonra birden ayağa kalktı, banyoya yönelirken “Gel!” dedi. Sesi tartışmaya kapalıydı, ben de istemsizce peşinden gittim.
Kapıyı hışımla açtığında kapı kolu fayansa sertçe çarptı ve çıkan tok ses, içimi ürperti. O önden, ben arkadan banyoya girerken, direk gözleriyle sıvı sabun şişesini işaret etti.
“Elini yıka. Soğuk suyla.” dediğinde sesi önceki sertliğine göre daha sakindi ama bu sakinlik, altında yatan gerilimi daha belirgin kılıyordu.
Sıvı sabunun pompasına bastım, avucuma dökülen güzel kokulu sıvıyı yayarak soğuk suyun altında yıkadım ve havluyla kuruladıktan sonra her şeyin bittiğini sanarak kısa bir rahatlama hissettim.
Ta ki sesi tekrar duyulana kadar…
“Tekrar yıka.”
Gözlerim istemsizce ona takıldı; sanırım yeterince temiz yıkamadığımı düşündü. Sessizce yeniden sabunu alıp aynı hareketleri tekrarladım, yıkadım, kuruladım.
Alnıma yapışan saçımı geriye atıp nefes alacakken, “Bi’ daha.” dedi ve bu sefer doğrudan ona baktım.
İtiraz ederek, “A-ama yıkadım.” dememle, bir adımda yanıma geldi. Yüzüme doğru eğildi ve dişlerinin arasından konuşur gibi tısladı.
“Bu şişedeki tüm sıvı sabun bitmeden buradan çıkamazsın… Ve her yıkamanda sadece bir damla avucuna alacaksın.”
Sertçe yutkundum. Söylediği şeyin mantığı yoktu ama gözlerindeki ifade, bunun tartışmaya açık olmadığını açıkça gösteriyordu.
“Hadi!”
Ani yükselen sesiyle yerimden sıçradım; dişlerimi sıkarak tekrar başladım yıkmaya çünkü bu, ona karşı gelmekten daha katlanılabilir geliyordu.
Aynı hareketleri tekrar ettim durmadan; avucuma bir damla sıvı sabun aldım, soğuk suyu açtım, yıkadım, kapattım, kuruladım… ve yeniden. Her tekrar bir öncekinden daha ağır geliyor, zaman uzadıkça uzuyor, yaptığım şey basit ama bitmek bilmez bir cezaya dönüşüyordu.
O ise küvetin kenarına oturmuştu; hiç kıpırdamadan, gözlerini üzerimden ayırmadan izliyor, her hareketimi kontrol ediyordu ve bakışlarının ağırlığı, yaptığım işten daha fazla yoruyordu.
Bir süre sonra ellerim kızarmaya, derim hassaslaşmaya başladı; parmaklarım soğuk sudan kasılmış, kollarım ağırlaşmıştı ama şişedeki sıvı yarıya bile gelmemişti.
Omuzlarım düştü, yorgunluk sesime yansıdı ve ona döndüm.
“Ya ağam!” dedim isyanla. “Refleksle tuttum onun elini çünkü düdüklü tencereyi açacaktı deli adam. O ara da sen gördün işte.”
Yüzünde en ufak bir değişim olmadı; sadece baktı.
“Hem böyle sıvı sabunu geçtim, su israfı oluyor.” diyerek duyarlı bir insan olmaya davet ettim ama… nafile.
“Devam et.” dedi tok sesiyle, hiçbir şey duymamış gibi.
“Yoruldum, ellerim de üşüdü.” dedim bu kez daha açık, daha tükenmiş bir sesle.
“Öyle mi?”
Oturduğu yerden birden kalkıp arkama geçtiğinde, varlığını bir anda daha yakın, daha yoğun hissetim. Nefesi sanki omzumun üzerinden geçip ensemde asılı kaldı ve bu mesafe, aramızdaki havayı bile ağırlaştırırken tüylerim istemsizce diken diken oldu.
Karşımdaki aynaya baktığımda onu gördüm; göz göze geldik ve bakışları hiç değişmemişti… soğuk, sabit ve beni çözmekten çok bastırmaya niyetli bir kararlılık taşıyordu.
“Seni bu cezadan muhaf tutabilirim.” demesiyle içimde ani bir umut kıpırdadı. Bu kadar kolay vazgeçecek gibi durmuyordu ama yine de o ihtimale tutundum.
“Ama başka bir cezayı kabul edersen.”
Omuzlarım kendiliğinden düştü; o kısa süren rahatlama yerini yine aynı sıkışmışlığa bıraktı.
“O nasıl bir ceza olacak peki?” dediğimde, başını kulağıma doğru eğdi. Mesafe azaldıkça içimdeki huzursuzluk arttı, istemsizce yutkundum.
“Önce kararını ver.” dedi, sesinde geri adım bırakmayan bir netlik vardı… Beni seçenekle değil, zorunlulukla baş başa bırakıyordu.
“Belki diğer ceza, bundan daha çok yorar beni.” demiştim son bir çıkış yolu arar gibi mantığımı konuşturdum.
“Yormaz.” diye kulağıma fısıldadı ve ardından sıcak nefesi tenime değdi. Bu yakınlık, sözlerinden daha fazla tedirgin ediyordu.
Geri çekildiğinde aynadan yine göz göze geldik… ama bu kez bakışlarının altında sadece baskı değil, beni zorlamaktan zevk alan bir sabır da vardı.
Bu adamın sözüne güvenilmeyeceğini biliyordum ama ellerimde derman kalmamıştı. Avuçlarım sızlıyor, parmaklarım titriyordu soğuk sudan.
Yanaklarımın içini ısırıyorken ancak kan tadı ağzıma gelince acısı hissedildi.
“P-peki.” dedim zorlanarak, sesim neredeyse çıkmayacak gibiydi. “Diğeri olsun çünkü ellerim aşınd ve üşüdü.”
Kararımın ardından bakışları koyulaştı; sanki istediği cevabı almıştı ve bu onu daha da kararlı yapıyordu.
Tekrar yaklaştığında kaslı göğsü bu sefer sırtıma değdi. O baskıyla bende tamamen lavaboluğun altındaki taş tezgaha yaslandım. Bu temasıyla nefesim kesilmişti, göğsüm düzensizce inip kalkmaya başladı.
Kollarımdan sıkıca tutup beni sabitledi hazır ola sokar gibi, ardından kulağıma yeniden eğildi. Bu kez sözleriyle birlikte dudaklarının yakınlığını da kulağımda hissediyordum.
“Yine gözlerime bakarak…” deyip kolunu ince belime sarıp, sırtımı tam kendine yasladı. “Beni istediğini söyle.”
Sözleri içimde bir an boşluk yarattı. Yine aynı sınırı zorluyordu, yine aynı yere sürüklüyordu… ve yine edepsiz bir cümleydi.
Refleksle ellerinin arasından sıyrılıp kurtuldum, hemen sıvı sabuna uzandım.
“Ben bu cezadan devam ağam.” deyip yapmacık bir gülümsemeyle ellerimi yıkadım. Sanki bu basit hareket, beni ondan uzak tutacakmış gibi.
Ama bir anda kolumdan yakaladı; sert bir hareketle beni kendine çekti, dengem bozuldu ve bir sonraki an kendimi lavaboluğun alt kısmındaki tezgahın üstünde otururken buldum.
Tüm heybetiyle duvar gibi karşımdaydı. Bedeni dizlerime çarpıyordu ama tam bacak aramda sayılmazdı neyseki.
“Na-apıyorsun ağam? Bırak!” diye itmeye çalıştım ama iki elimi de yakalayıp yanlarıma sabitledi; hareket edemez hale gelince içimdeki huzursuzluk büyüdü.
“Ben sana bir seçenek sundum ve sen de kabul ettin!” dedi alnını alnıma sertçe yaslayarak; sesi alçaktı ama içindeki öfke açıkça hissediliyordu.
“Sözünü tutmayan insanlardan haz etmem küçük yanaşma!”
Gözlerimi kıstım; korku ile inat içimde çarpıştı. “Sende sözünü tutmuyorsun.” dedim bir anda.
“Bana yanaşma olarak değil, ismimle hitap etmeni istedim mehir olarak ve sende kabul ettin ağam.”
Bu sözlerim onu bir an duraksattı. Bakışlarında kısa bir hatırlayış belirdi, ardından yüzü yeniden sertleşti.
Aramızdaki mesafe hala yok denecek kadar azdı. Alkolle karışmış, o bağımlılık yapan erkeksi parfüm kokusu ise ciğerlerime doluyor, varlığı kaçamayacağım kadar yakınımda hissediliyordu.
Alnı hala alnıma yaslıydı; nefesi yüzümde dolaşıyor, her saniye daha fazla baskı kuruyordu.
“Küçük yılan.” dedi fısıltıyla; sözleri suçlama gibiydi ama içinde hafif bir kabulleniş de vardı.
“Haklısın…” dediğinde ses tonu değişti, ardından ilk kez ismimi söyledi. “Zerda.”
Adımı ondan duymak… beklemediğim bir yerden vurdu beni. O sert, buyurgan adamın ağzından ilk kez ismimin çıkması, içimde tuhaf bir dalga yarattı.
“Şimdi sıra sende.” dediğinde daha çok yaklaştı. Koca bedeniyle aramızdaki boşluğu tamamen kapatırken, bacaklarım ona yer açmak için biraz daha açılmıştı. Hareket alanım daraldı, geri çekilecek yer bulamadım.
Elbisemin etek kısmı bu hareketle yukarı kaydı. Baldırımın açıkta kaldığını fark ettiğim an kalbim bir anlığına durdu. Sanki o açıklık… beni tamamen savunmasız bırakmıştı.
Nefesim düzensizleşti. Gözlerimi kaçırmak istedim ama kaçırmadım. Çünkü o… kaçırmıyordu.
Bakışları üzerimdeydi. Sabit. Okuyan. Zorlayan. Ve o an aklıma gelen şey… beni asıl sarsan oldu.’Seni istiyorum…’ Bunu söylemek zorundaydım.İçimden bir ses “yapamazsın” diye bağırıyordu. Diğeri ise “mecbursun” diyordu.Boğazım kurudu. Dilim damağıma yapıştı. Böyle bir cümleyi onun yüzüne karşı kurmak… kendimi inkar etmek gibiydi.
Neden bu tahrik edici cümleleri benden duymak istediğini anlamaya çalıştım.
İçimde yavaş yavaş netleşti her şey. Bu yaptıkları bir ceza değil, bir intikamdı.
Onu istemediğimi, ona karşı hiçbir şey hissetmediğimi açık açık dile getirmiştim. Gözünün içine baka baka reddetmiştim.
Ve Karun gibi bir adam… bunu unutmazdı.
Gururunu kırmıştım. Bu da… gururunu tamir etme şekliydi.
Ama bildiği tek yöntemle. Beni zorlayarak. Sınırlarımı tek tek çiğneterek. Söylemeyeceğim şeyleri bana söyletip, hissetmeyeceğim şeyleri yüzüme vurarak.
Bakışları üzerimde dolaşırken bunu daha net hissettim. Bu bir arzu anı değildi. Bu, kontrol etme isteğiydi.
Beni kendine çekmek değil… bana boyun eğdirmek istiyordu.
***
Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?