Özelime Uzanan Elleri Affetmem

***

Hicran kalçasını bana hafifçe vurup dürttü.

“Nereye daldın kız?” dedi.

Peçenin altında kaldığını bilsem de dudaklarım istemsizce kıpırdadı. Hafif bir gülümseme… daha çok kendimeydi.

“Hiç.” dedim. Sesimi toparlayıp mutfağa döndüm. “Temizlik için geç oldu kızlar. Bugünlük yemek yapsak kafi bence.”

Gülşah saçını umursamazca geriye atıp oturdu. “Valla benim yemeklerim berbat olur bacılar.” dedi. “Siz işe koyulun.”

Yüzüne tepkisiz baktım. Hicran ise ona öyle bir baktı ki, bakışı insanı bıçaklar cinstendi.

“Pardon?” dedi. “Ne gibi bir özelliğin var bacım senin? Kalk o zaman bize eşyaları çıkar.”

Gülşah oflayarak yerinden kalktı.

“Tamam be! Çirkef.” diye söylenerek dolaplara yöneldi. Dişlerinin arasından mırıldanıyordu.

“O Songül cadısı taktı bana.” Sonra kara gözlerini bize çevirdi.

“Ama haksız da sayılmaz, Ozan Ağa’nın bana bakışlarını fark ettiniz mi?”

Hicran tezgaha yaslandı, gülerek. “Gördük, gördük…” dedi, sesi bal gibi ama zehirliydi.

İkisine bakarken içime derin bir nefes çektim. “Ozan Ağa evli.” dedim. Sesim istemeden sert çıktı.

İkisi birden bana döndü. Bakışları hoş değildi. “Sen sus kız!” dedi Gülşah.

Hicran da gecikmeden ekledi.

“Belli ki karılarını sevmiyorlar. Ozan Ağa Gülşah’a, Demir Ağa ya da Karun Ağa’da bana kaldı.”

Sonra beni baştan aşağı süzdü. “Dışarıda kalan ağayı da sen kaparsın Zerda.” dedi keyifle gülümseyerek.

Sanki konuşulan şey bir insan değilmiş de, pazarda paylaşılan bir malmış gibi… midem burkuldu.

“Kalsın.” dedim sinirle. Daha fazla konuşmamak için dolaplardan gerekli malzemeleri çıkarmaya başladım.

İçimde tek bir korku vardı. Bu iki salak yüzünden başıma bir iş gelmese iyiydi. Konağın kapısından atılmak, intikamımın yarıda kalması demekti.

Yemek yapmaya koyulduğumuzda işin büyük kısmı bana kaldı. Tezgahın başında ben vardım, ocağın başında ben…

Onlar ise dedikodunun başındaydı.

Sözleri mutfakta dolaşıyor, ben ise susarak çalışıyordum. Çünkü susmak… şimdilik en güvenli yerdi.

…Yemeklerin buharı hala mutfağın tavanına ince bir sis gibi asılıyken, belimden yukarıya doğru yayılan o tatlı yorgunluk dizlerime çökmüştü. Ocağın sıcaklığı yanaklarımı kavurmuş, saç diplerim terle nemlenmişti. Tam sırtımı duvara yaslayacakken kapı aralandı.

Nigar ve Songül içeri süzüldü. Gerçekten de yapışık ikizler gibiydiler; biri baksa diğeri tamamlar, biri konuşsa öteki tasdiklerdi. Üzerlerindeki koku bile aynıydı sanki, ağır bir sabun ve keskin bir dedikodu kokusu.

“Yemekler hazır mı?” dediğinde Songül, sesi mutfağın duvarlarına çarpıp geri döndü.

Sanki sabahın köründen beri kaynayan tencerelerin başında o durmuş gibi, Hicran bir adım öne fırladı.

“Tabi hazır hanımağam… sofrayı kuralım mı?”

Tencerelerin kapakları hafifçe titrerken, Nigar göz ucuyla içlerine baktı. Kaşı hafifçe kalktı; beğeni mi, kuşku mu belli değil.

“Kurun sofrayı ama bir tepsi de ayrı hazırlayın. Karun Ağa’nın odasına götüreceksin Hicran.”

Hicran’ın yüzüne bir anda gönüllü bir sadakat indi. Başını öyle hızlı salladı ki yazması omzundan kaydı.

Ah… o tepsiyi ben götürmeliydim.

Boğazımın içinde bir şey düğümlendi. Fırsat mıydı, yoksa ateşe atlamak mı?

Sofrayı ben ve Gülşah kurarken tabakların birbirine değen sesi içimdeki gerilimi artırıyordu. Kaşıklar diziliyor, bardaklar ışığı yansıtıyor ama benim aklım merdivenlere dikilmişti.

Karun Ağa için hazırlanan tepsiyi Hicran iki eliyle kavrayıp merdivenleri çıkarken gözlerim arkasına takıldı. Ayak sesleri birer birer yukarıya karıştı.

Bu Karun hep odasında mıydı? Hiç eve girdiğini görmemiştim. Bir gölge gibi, adı var kendi yoktu.

Ev halkı gelince, yemekleri doldurup geri çekildik. Ayakta beklerken ellerimizi önümüzde bağlamıştık. Başlarımız hafif eğik, gözler yerle pazarlık eder gibi.

“Yanaşmalar bunlar mı?”

Ses kalın ve yılların içinden geçmiş gibiydi. Hepimiz başımızı kaldırdık. Evin ihtiyarı… bakışları insanın içine işliyordu.

Büyük karısı Safiye Hanım hemen atıldı.

“Evet ağam.”

“Maşallah, pek de hamaratlıklar.” dediğinde, sözleri yumuşak ama bakışı ölçer biçerdi. Yemeklere doğru eğildiğinde Gülşah’ın sesi aceleyle araya girdi.

“Afiyet olsun Fırat Ağam.”

Gülşah, adamın ismini ne ara öğrenmişti?

Fırat Ağa… evin en büyüğü, aşiretin sahibi. Masanın başında oturuşu bile hüküm gibiydi.

Tam o sırada merdivenlerden gelen telaşlı ayak sesi hepimizi döndürdü. Hicran aşağı iniyordu. Elindeki tepsi bomboştu ve yüzü gözyaşından kıpkırmızıydı.

Gözlerimiz ona kilitlendi. Songül’le Nigar birbirilerine dirsek atıp kıkırdadılar.

“Karun Ağa’nın gazabına uğradı zaar.”

Kahkahalar sofranın üzerine dağıldı. Ev halkından birkaç kişi de gülüşe katıldı.

Hicran’ın gözlerindeki kırgınlık, o kahkahaların arasında daha da büyüdü ve mutfağa girdi.

Gülşah’la mutfağa döndüğümüzde Hicran sedire oturmuş gözyaşlarını hışımla siliyordu. Burnu kızarmış, dudakları titriyordu.

“Kız noldu?” dedi Gülşah hemen merakla.

“Nolacak!” dedi Hicran sinirle. “Karun Ağa denen o gaddar adam ağzıma s*çtı.”

Sözleri öfke doluydu ama altında korku vardı.

Derin bir nefes aldım.

Bu kadar zor bir adam mıydı gerçekten?

Yoksa anlatılanlar büyütülmüş birer hikaye miydi?

“Ben yemeğini götürürüm.” dediğimde, sesim sandığımdan daha sakindi.

Hicran hemen yerinden kalkıp önüme geçti.

“Gitme bacım! Gördüğün gibi tepsi boş çünkü hepsini yere saçtı imansız adam.”

Başımı iki yana salladım. Sorun değildi. Ya da ben sorun görmek istemiyordum.

“Merak etme, ben halederim.”

Yeni bir tepsi hazırlarken ellerim titremedi. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuşum gibi sakindim. Tepsinin yanına bir kaç temizlik bezi koydum. İçimdeki niyetle kimse yüzleşemezdi.

Mutfaktan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde, Songül oturduğu yerden seslendi.

“Kız peçeli yanaşma! Şansını zorlama.”

Peçemin altındaki dudaklarım hafifçe gerildi.

Şans mı? Ben zaten kaderle kavgalıydım.

Başımı ona doğru saygıyla azıcık eğip merdivenleri çıktım. Taş basamaklar ayaklarımın altında yumuşadı sanki, her adım beni geçmişime yaklaştırıyordu.

Teras katındaydı değil mi? Evet… öyle hatırlıyorum.

Kalbim göğsümü içeriden yumrukluyordu. Nefesim daralıyor ama geri dönmüyordum. Üst kata vardığımda tek bir kapı vardı. Kapının önünde hava bile daha soğuktu sanki.

Derin nefesler aldım. Parmak uçlarım uyuşmuştu.

Kapıyı önce hafifçe tıklattım. Ses çıkmadı. Sonra kapıyı aralayıp bir adım içeri attım.

Kalbim maraton koşuyordu. Ağabeyimin katiliyle yüz yüze gelmek…

İnsan bunu kaç kez hayal eder bilmiyorum.

Ama gerçek, hayalden daha ağırdı.

Tüm bu düşünceler zihnimde birbirine dolanırken gözlerim odayı taradı. İçeri adım attığım anda üzerime çöken bir ağırlık vardı. Perdeler yarıya kadar çekilmişti; içeri süzülen ışık zayıf, hasta bir güneş gibiydi. Odanın ortasındaki koyu kahverengi masif mobilyalar, özellikle de geniş başlıklı o yatak… sanki odaya hükmediyordu. Tahtanın koyu tonu duvarların solgunluğunu daha da belirginleştiriyor, her şeyin üzerine kasvetli bir gölge düşürüyordu.

Ama işin tuhafı, oda bomboştu.

Ne bir nefes sesi, ne bir silüet… Sadece yerde darmadağın olmuş yemekler. Pilavın tanelleri halının üzerine saçılmış, yemeğin yağı tahta zemine yayılmıştı. Bir öfke anının izleri açıkça ortadaydı.

Karun denen o adam gitmiş sanırım… ama hangi ara?

Az önce buradaymış gibi duran birinin buharı bile kalmamıştı odada. Bu sessizlik, bağırıştan daha ürkütücüydü.

Nimeti yerde görmek içime oturdu. Öfke ya da korkudan önce ayıp geldi bana. İçimde büyüdüğüm evde ekmeğe basılmazdı; yere düşen lokma bile özenle kaldırılırdı.

Hemen yan taraftaki kapıyı fark ettim. Banyo olduğunu anlayınca içeri girdim. Fayanslar soğuktu, oda nem kokuyordu ama boştu. İçimde tuhaf bir rahatlama dalgası geçti. Musluğu açtım, kovaya dolan suyun sesi yankılandı. Sanki o sesle cesaret topluyordum.

Kovayı sürükleyerek odaya geri döndüm. Dizlerimin üzerine çöktüm. Yanımda getirdiğim bezleri ıslatıp tek tek yerdeki yemekleri temizlemeye başladım. Parmaklarım pilav tanelerine, et parçalarına değdikçe içim sıkıştı. Bu dağınıklığın altında yatan hiddeti hissedebiliyordum. Zemin her silinişte biraz daha ortaya çıkıyor, ama odanın ağırlığı azalmıyordu.

Tam bezimi kovaya batırmak için doğrulurken başımı kaldırdım.

Gözüm komodinin üzerindeki çerçeveye takıldı. Toz bile konmamıştı üzerine. Demek ki değerliydi.

Fotoğrafa biraz daha yaklaştım. Bir adam ve genç bir kadın. Kadın, adamın beline iki kolunu dolamış; yüzünü onun göğsüne yaslamış, gözleri kısılmış halde gülümsüyordu. O gülüş… içten ve güven dolu. Ama adam… adamın yüzü sertti. Dudakları düz bir çizgi, bakışları uzak. Yanındaki mutluluğa rağmen yüzünde en ufak bir yumuşama yoktu.

Titreyen dizlerimle çöktüğüm yerden doğrulup ayaklandım. Parmaklarım çerçevenin kenarına uzandı. Camın serinliği avucuma değdi.

Bu adam Karun muydu? Peki yanındaki kız kimdi?

Fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım yüzüme. Adamın çene hattı, kaşlarının sert kavisi… Evet, hayalimde canlandırdığım o sert yüzle örtüşüyordu. Ama fotoğraftaki kız… O kimdi? Bir kardeş mi? Bir eş mi?

Tam o anda…

Arkamda bir varlık hissettim.

Hava değişti önce. Sırtıma bir gölge düştü. Daha dönmeye fırsat bulamadan, arkamdan uzanan bir el benim çerçeveyi tuttuğum elin üzerine kapandı.

Parmakları büyüktü. Sıcak ve sert. Elinin ağırlığı parmaklarıma çöktü.

Kulağımın hemen arkasında bir nefes hissettim. Sıcak, yavaş ve tehditkar.

Tüylerim ense kökümden başlayıp ayak bileklerime kadar diken diken oldu. Kalbim bir an durdu sandım.

“Özelime uzanan elleri affetmem.”

Sesi kulağımın hemen dibindeydi. Fısıltılıydı ama içinde bastırılmış bir öfke vardı. Her hecesi, derime değen bir bıçak sırtı gibiydi.

Elini elimin üzerine bastırdıkça basınç artıyordu. Parmakları kalın ve kemikliydi; kavrayışı öyle ani, öyle sertti ki nabzım avucumun içinde atmaya başladı. Derimin altında kanın çekildiğini hissettim.

Çerçeveyi bırakmak istesem de bırakamıyordum. Camın kenarı avucuma gömüldü. Parmak uçlarım beyazladı.

Bir çıtırdama duyuldu.

İncecik, çerçevenin tahtasından gelen o kırılmaya hazır ses… O an hangisi önce dağılacak ayırt edemedim; çerçeve mi, parmaklarım mı?

Elimi sıktıkça kemiklerim birbirine sürtünüyor gibiydi. Avucumun içi zonklamaya başladı. Sanki parmaklarım tek tek ayrılıp yere düşecekmiş gibi bir acı yayıldı bileğime kadar.

Nefesim daraldı. Biraz daha sıksa… gerçekten kırılacaktı parmaklarım…

***

Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?