“Sana vuracağımı mı sandın?”

***

Bana “sıradan bir yanaşma” demesine elbette gücenmedim. Çünkü gerçekten de konağa öyle girmiştim.

Sıradan bir yanaşma olarak.

Şimdi neydim peki?

Kimsenin bilmediği bir nikahla, koskoca Karun Ağa’nın gizli karısı…

Bu düşünce bile içimde garip bir ağırlık bırakıyordu.

Fırat Ağa birkaç saniye daha yüzüme baktı. Ama öyle normal bakmıyordu. Sanki yüzümde başka birini arıyordu.

Bakışları özellikle gözlerimde takılı kaldığında huzursuzca yutkundum.

“Oysa ona benzemiyorsun…” diye mırıldandı kendi kendine.

Kaşlarım hafif çatıldı. Neyden bahsediyordu bu adam? Benzetemediği kişi kimdi?

Hem “Yeni kurbanı sensin” derken de neyi kast etmişti?

İçimdeki huzursuzluk giderek büyürken Fırat Ağa birden arkasını döndü.

“Ah saf kızım…” Sesi öyle yorgun çıkmıştı ki istemsizce düştüğüm durumdan utandım.

Ardından merdivenlere doğru yürümeye başladı.

“Beni takip et.”

Duraksamadan peşine düştüm. Ama her adımımda kalbim biraz daha hızlanıyordu.

Başım kesin belaya girmişti.

Ağabeyimin intikamını almaya çalışırken, namussuz diye anılacaktım şimdi.

Sessiz avludan geçip konağın dışına çıktığımızda sanki daha çok kararmıştı gökyüzü.

Taş sokaklarda yalnızca ayak seslerimiz yankılanıyordu.

Fırat Ağa önden yürüyordu. Ben arkadan onu takip ediyordum.

Dar ara sokaklardan geçtik. Yokuşlar çıktık. Nefesim hafif hafif hızlanmaya başlamıştı ama yine de tek kelime etmedim.

Beni nereye götürdüğünü bilmiyordum.

İçimden geçen düşünce yüzünden ürperdim bir an.

Yoksa… ecelime mi yürüyordum?

Sonunda uçurumun kenarına vardığımızda olduğum yerde kaldım.

Mardin ayaklarımızın altına serilmişti resmen. Gecenin karanlığında taş evlerden yayılan sarı ışıklar yıldız gibi parlıyordu. İnsan baktıkça içine çekiliyordu o manzaranın.

Bir anlığına korkumu bile unuttum.

“Yanıma gel.” Fırat Ağa’nın sesiyle irkilip ona baktım. Uçurumun tam kenarında durmuş şehri izliyordu.

Çekine çekine yanına yaklaştım.

Rüzgar peçemin kenarlarını savururken, önümde ellerimi birbirine kenetledim.

“Bak güzel kızım…” diye söze girdi Fırat Ağa, hafif bana dönerek.

“Gizli dini nikahla evlendiğinizi öğrendim…” dedi ağır bir sesle.

Kalbim bir anda sıkıştı. Kim söylemişti?

Karun mu? Yoksa biri bizi mi görmüştü?

“…ama o değil sana.” dedi. “Hiçbir kadına uygun biri eş olamaz.”

Bakışlarında acımaya benzeyen tuhaf bir ifade vardı. Ben ise göz göze gelmemek için hemen başımı eğdim.

“Affet ağam…” dedim istemsizce.

Sözümü duymamış gibi tekrar karşıya baktı. Sanki ona ait olan bu şehir, ona geçmişi fısıldıyordu.

“Madem karısısın, bil diye söylüyorum.” dedi.

“Karun’un geçmişi de geleceği de karanlık.”

İçimde garip bir huzursuzluk dolaşmaya başladı.

“Seni karanlığına çeker.” dedi yavaşça. “Sevmez… görmez… acımaz…”

Boğazım düğümlendi o an. Bunları zaten biliyordum.

“Senden önce… Hazal’dan önce…” dedi sigarasını dudaklarının arasına alırken, çakmağın sesi geceye karıştı.

“Nice kızın hayatını mahvetti.” demesiyle de dumanı ağır ağır havaya bıraktı.

“Hepsi kaçtı gitti.” dedi. “Sen de gideceksin.”

Kalbim daha hızlı atmaya başladı. Hazal’dan öncesi de mi vardı?

Karun’un hayatına giren başka kadınlar…

Titreyen dudaklarımı araladım ama tekrar kapattım. Sormaya korkuyordum. Çünkü alacağım cevabı duymak istemiyordum sanki.

Ama yine de dayanamadım.

“N-niye mahvetti ağam?” dedim kekelerken. “Geçmişi niye k-karanlık?”

Fırat Ağa gözlerini manzaradan çekip bana yandan baktı. Ama bedenini bana dönmedi.

“Çünkü anasına öfkeli.” dedi dümdüz bir sesle.

“Anasına benzeyen kızları gözüne kestirdi mi…” Bir an sustu. “…iş işten geçiyor.”

Rüzgar bir anda daha sert esti. Ellerimi önümde birbirine daha sıkı kenetledim.

Karun’un annesi Safiye Ana değil miydi? Ben öyle biliyordum.

“Safiye Ana’ya mı?” dedim tereddütle. Bu kez yüzündeki ifade değişti.

“Safiye onun öz anası değil.” dedi. “Karun yedi yaşındayken, anası öldü.”

O an içimde bir şey sızladı. Anne acısını ben de biliyordum.

İnsan kaç yaşında olursa olsun annesizliğin içte bıraktığı boşluk kapanmıyordu.

Ama anlamadığım, annesine benzeyen kadınlara niye düşman olduğuydu…

“Her şeyin farkında olan bir çocuktu…” dedi sigarasından bir nefes çekerken.

“Şimdikine göre daha merhametliydi.”

İstemsizce gözümün önüne küçük bir Karun geldi. Sessiz. Annesinin peşinden dolaşan bir çocuk…

“Anasının gözünden akan yaşa dayanamazdı.” dedi. Sonra sigarasını dudaklarının arasından çekip dumanı bir kez daha yavaşça havaya bıraktı.

“Ama bazı çocuklar…” dedi boğuk bir sesle. “İhanete de dayanamaz.”

Kalbim sıkıştı. Ne ihanetinden bahsediyordu? Fırat Ağa birkaç saniye sustu. Çene kasları gerilmişti.

Sonra hiç yüzüme bakmadan konuştu.

“Karun’un anası beni başka bir herifle aldattı.”

“Karun’da…” dedi gözlerini karanlığa dikerken. “Bu ihanette kurban oldu.”

Midem bir anda kasıldı. Küçük bir çocuk için… Bu çok ağırdı.

Bir an aklıma Karun’un gözleri geldi.

Bazen sebepsiz sertleşen hali…

Bir anda öfkelenmesi…

Sanki içinde hiç dinmeyen bir şey taşıması…

“Aldım Karun’u da, köy evine gittim. Kalsam o kadını öldürürdüm… Ama o durmadı, peşimizden geldi.” deyip sigarayı ayaklarının önüne attı. Ayağının altında sinirle ezerken çene kasları geriliyordu. Sanki sigarayı değil, o anı eziyordu.

Peçemin kenarları rüzgarla daha çok savrulurken ben olduğum yerde kalmış, tek kelime etmeden onu dinliyordum. Gecenin karanlığında yüzü tam seçilmiyordu ama sesindeki öfke insanın içine işliyordu.

“Tartışma sırasında uygunsuz fotoğraflar ortaya dağılınca, Karun gördü. Anasını başka adamla yatakta gördü… ansızın küçük elleriyle aldı silahı belimden…”

Devamını getirmesini istedim bir an…

“Sıktı anasına.”

Şaşkınlıkla elim ağzıma kapandı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerim istemsizce büyürken ayaklarımın altındaki taş zemin kayıyor gibiydi.

Küçücük… küçücük bir çocukken annesini mi öldürmüştü? Aklım idrak edemiyordu.

Yedi yaşındaki küçük bir çocuğun, o küçücük elleri nasıl olur da o demir yığınını kavrayıp annesine doğrulturdu?

İstemeden gözümde canlandı. Korkudan büyümüş gözlerle annesine bakan küçük bir çocuk… titreyen eller… yankılanan silah sesi…

Boğazım düğümlenirken gözümden yaş usulca aktı.

“İşte bundan öfkesi… kadınlara nefreti.”

“Oğlumun normal bir hayat yaşaması için elimden geleni yaptım. Zamanla benim içimdeki öfke dindi, onun ki dinmedi. Ona göre, anası bana ihanet etmeseydi… o da katil olmazdı.”

Başımı hızla iki yana salladım. Yaşlarım ardı ardına akarken nefes alışım hızlandı.

İnanmak istemiyordum.

Karun’un sert biri olduğunu biliyordum. Öfkeli olduğunu da… ama bu bambaşka bir şeydi.

“H-hayır… hayır ağam.” dedim titreyen sesimle. “Karun kötü biri ama… anasını öldürecek bir adam asla değil!”

Sözler ağzımdan çıkarken bile aklım karmakarışıktı. Çünkü bir yanım duyduklarımdan korkarken, bir yanım Karun’u savunmaya çalışıyordu.

Fırat Ağa yanıma bir adım attı. Elini omzuma koyduğunda bedenim hafif gerildi. Parmakları ağırdı. Bakışları ise yüzümde dolaşıyordu. Benim ise gözyaşlarım durmadan akıyordu artık.

“İnsanın inanası gelmiyor. Ama gerçek bu… olur da bir gün sana güvenir ise ağzından dinlersin.” deyince, kalbim hızlandı.

“Tabi kafasında uydurduğu sahneleri anlatmasa.”

Son cümlesinde takılı kaldım. Karun olmayan sahneler mi kuruyordu kafasında?

Ayrıca bu kadar rahat söyleyebiliyorsa… doğru olabilirdi.

Ben… ben annesinin katili olan bir adamla mı evlendim yani?

Bir anda aklım yarım saat öncesine gitti.

Karun’un boynuma bıraktığı izler sızlıyor gibi oldu.

Dudaklarını hissettiğim yerler yanmaya başladı sanki. Mideme sert bir kramp girdi.

Resmen… resmen annesinin katili bir adamın kollarına kendimi teslim ettim.

“İşte bu yüzden, seni uyarmak boynumun borcu. Her ne kadar oğlum olsa da, görmezden gelemem.” deyip, elini omzumdan çekip derin bir nefes aldı üzgünce.

“Onun çocukluğu da, merhameti de… o tetiği çektiği an bitti.”

Söylediklerini daha tam sindirememiştim bile. Kafamın içi uğulduyordu resmen. Ama Fırat Ağa susmadı.

“O hasta…” dedi birden.

Başımı kaldırıp ona baktım. Elleri ceplerindeydi.

Sanki bana değil de kendi kendine konuşuyordu.

“Tedavi edilmesi gerek. Bir ara kabul etmişti Hazal için ama… şimdi reddediyor.”

Karun ve tedavi kelimesi yan yana bile garip duruyordu.

Sanırım diğer kızlara göre, Hazal’ın yeri ayrı olmalıydı onda.

“Üç gün yoktu ortada… kocan.” deyip bu kez gözlerini bana çevirdi.

O kocan lafı iğne gibi batı göğsüme. Kati olan kocam.

“Geri döndüğünde, sırtındaki izleri gördün mü?”

Nefesim boğazımda kaldı.

Karun’un banyodaki aynada gördüğüm sırtı gözümün önüne geldi. Kızarmış, parçalanmış teni… eski ve yeni yaralar…

Utançla başımı salladım.

“O izler…” dedi.

Telefonunu cebinden çıkarıp ekrana birkaç kez dokundu. Sonra telefonu bana doğru çevirdi.

Duraklatılmış bir videoydu.

“Aç izle kızım.”

Telefonu elime aldığımda parmaklarım titriyordu. İçimde kötü bir his dolaşmaya başlamıştı. Derin bir nefes alıp videoyu açtım.

İlk birkaç saniye görüntü çok sallanıyordu. Kamerayı tutan kişi hızlı yürüyordu galiba. Evin dışında, pencere camından tahta bir evin içi çekiliyordu ama net seçemiyordum.

Sonra kamera sabitlendi. Ve ben olduğum yerde donup kaldım.

Karun…

Yerde diz çökmüştü.

Kolları iki yanında duran demirlere bağlıydı. Başını hafif öne eğmiş, üstü çıplaktı.

Ve arkasındaki adam…

Elindeki kırbacı bütün gücüyle sırtına indiriyordu.

Ses telefondan bile insanın içine işliyordu.

Karun’un bedeni darbenin etkisiyle gerildi ama ağzından tek ses çıkmadı.

Bir kırbaç daha…

Bir tane daha…

Sırtındaki deri parçalanmıştı resmen.

Bu görüntü görüntü karşısında, ayaklarımın bağı çözüldü sanki. Dizlerim titreyince yere çömeldim ama gözlerimi ekrandan ayıramıyordum.

Karun başını kaldırdığında yüzü birkaç saniyeliğine göründü.

Gözleri… bomboştu. Sanki canı yanmıyordu bile.

Video bittiğinde elim hala titriyordu. Gözlerim dolarken yaşlar yeniden aktı.

Telefon dizlerimin üzerine düşecek gibi olduğunda, Fırat Ağa yakaladı.

“Her annesini öldürdüğü anı hatırladığında…” dediğinde yanıma çömelmişti.

Tek dizinden destek alarak bana bakıyordu.

“…böyle cezalandırır kendini.”

Boğazım düğümlendi. Bir anda banyoda gördüğüm izler tekrar gözümün önüne geldi.

Oysa ben… bir kadının yaptığını sanmıştım.

“Böyle bir adam…” dedi Fırat Ağa yavaşça. “Normal olabilir mi?”

Gözlerimi kapattım birkaç saniye. Elbette olamazdı. Ama nedense içimde başka bir şey daha vardı.

Korkudan farklı bir şey.

Karun’un o videodaki hali gözümün önünden gitmiyordu. O sessizliği… canı yanarken bile tek kelime etmemesi…

Sanki kendinden nefret ediyordu.

Sanki o günü unutmak yerine her seferinde yeniden yaşıyordu.

Ama bu onu masum yapmıyordu…

Çektiği acılar, kendini cezalandırması ya da geçmişi ne olursa olsun… annesini öldürmüştü.

O bir katildi.

Başımın içi uğuldamaya başlamıştı. Dizlerimin üzerinde hala çökmüş halde nefes almaya çalışıyordum. Ellerimi istemsizce toprağın üzerine koyup destek aldım. Parmaklarım nemli toprağın içine gömülürken gözyaşlarım durmadan akıyordu.

“O bu psikolojideyken, onunla evli kalamazsın.”

Fırat Ağa’nın sesi daha yumuşak çıkmıştı bu kez. Sanki beni korkutmak istemiyor ama gerçeği de kabul ettirmeye çalışıyordu.

“B-boşanmıyor.” dedim çaresizce. Sesim titredi.

Karun’un yüzü gözümün önüne geldi. “Seni bırakmam.” deyişi kulağımda yankılandı.

Fırat Ağa yavaşça saçlarımı okşadı. Hareketi gerçekten bir baba gibi şefkatliydi ama nedense içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.

“Merak etme…” dedi. “Ben halledeceğim.” Sonra gözlerini gözlerime dikti.

“Ama sen de bana yardım edersen.”

Burnumu çekip ona baktım. Gözlerim hala doluydu.

Ben ona nasıl yardım edebilirdim ki?

Fırat Ağa ağır hareketlerle cebine uzandı. Küçük cam bir şişe çıkarıp bana doğru uzattığında kaşlarım hafif çatıldı.

Şişenin içindeki şeffaf renk sıvı gece ışığında bile garip görünüyordu.

“Bu ilacı yediği, içtiği her şeye damlat.” dedi. “Onu anca bu şekilde tedavi edebiliriz.”

İçimde garip bir tereddüt dolaştı. Bu adama gerçekten güvenmeli miydim?

Ama sonra aklıma Karun geldi.

Beni sahiplenişi…

Videodaki hali…

Annesini öldürdüğünü öğrenmem…

İçim tekrar daraldı. Her halükarda Karun’dan kurtulmam gerekiyordu.

Bugün onun ne kadar korkutucu biri olabileceğini daha net görmüştüm.

Fırat Ağa kollarımdan tutup beni ayağa kaldırdı. Dizlerim hala güçsüzdü. İlaç şişesini avucumun içine yerleştirirken yüzü yeniden sertleşti.

“Benim bildiğimi… evli olduğunuzu kimse bilmemeli.”

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Oysa… herkese açıklayacağını düşünmüştüm.

“Karun sabah herkese açıklayacağını söyledi.” Bu dediğime anında sinirlendi..

“Ne yap… ne et ikna et.” deyince, başka çarem olmadığından onayladım.

Aklıma birden Leyla geldi.

Beni Karun’dan kurtarmaya çalışıyordu ama Leyla’yı neden ateşin içine itiyordu?

“Ya Leyla?” dedim istemsizce. Fırat Ağa’nın kaşları anında çatıldı. Sesimdeki sorgulama hoşuna gitmemişti belli ki.

Bir an yüzü sertleşti.

“Cihangir…” dedi dişlerinin arasından. “Eskiden Karun’un yakın arkadaşıydı.”

Kalbim bir an durur gibi oldu.

“Onu iyi tanır.” dedi. “Kardeşini uyardı ama Ceylan razı oldu.”

Gözlerimi hafif kıstım.

Bir dakika… Cihangir… Karun’un yakın arkadaşı mıydı?

Ama Cihangir aynı zamanda ağabeyimin de en yakın dostuydu.

İçimde yeni bir huzursuzluk büyümeye başladı.

Bu durumda…

Ağabeyim ve Karun Ağa birbirini tanıyor olabilir miydi?

***

Gözlerimi açtığımda güneş hafiften odamın içine sızıyordu. Taş duvarların arasından giren sarı ışık yatağın ucuna vurmuştu ama içimdeki ağırlık zerre hafiflememişti.

Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştım.

Fırat Ağa’nın söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.

Karun’un annesini öldürdüğünü düşünmek bile mideme ağrılar sokuyordu.

Yatakta daha fazla oyalanmadan kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştirdim ama ne yaparsam yapayım içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.

Sonunda mecburen Karun’un odasına doğru yürüdüm.

Ama artık her şey farklı hissettiriyordu.

Dün gece bana dokunan adamın gerçek bir katil olduğunu bilerek onun yanına gitmek…

İnsanın içine korku salıyordu.

Merdivenleri çıkıp odasına girdiğimde hala uyuyordu.

Geniş yatağın içinde yüz üstü kollarını yastığa sarmış yatıyordu. Kaşları uykusunda bile hafif çatılmıştı.

Bakışlarımı fazla üstünde tutmadan hızla dolaba yöneldim.

Günlük giyeceği kıyafetleri çıkarıp yatağın ucuna bıraktım. Sonra banyoya geçip havlusunu, eşyalarını hazırladım.

Her şeyi olabildiğince sessiz yapmaya çalışıyordum.

Sanki onu uyandırırsam yine o karanlık gözleri üzerime çevrilecekmiş gibi hissediyordum.

Banyodan çıktığımda uyanmıştı.

Sırtını yatağın başlığına yaslamış halde telefonuyla uğraşıyordu.

Kaşları çatılmıştı. Ekrana bakarken yüzü sertleşiyordu ara ara.

Kapının yanında durup onu izlerken içim tekrar sıkıştı.

Bu adam…

Annesini nasıl öldürebilmişti?

Kıyması yetmezmiş gibi bir de annesine benzeyen kadınlara eziyet ediyordu.

İçim ürperdi.

Tam o sırada başını kaldırıp bana baktı.

Göz göze geldiğimiz an bakışlarımı hemen kaçırdım. Kalbim hızlanmıştı yine.

Bakmıyor olsam da yataktan kalktığını anlamıştım. Adımlarını duyuyordum.

Yanımda durunca istemsizce başımı kaldırıp ona baktım.

“İyi oldun mu?” Sesi normaldi.

Dün gece ona oynadığım oyun bir anda aklıma geldi.

“Ha… iyiyim ağam.” dedim gözlerimi kaçırarak. “Sağ ol.”

Bir anda eğilip dudağıma dudaklarını bastırınca nefesim kesildi.

Kalbim göğsümün içinde sertçe çarptı.

Sabah öpücüğü…

Bu kurala ben uymayınca, kendi zorla uydurmuştu.

Dudakları yumuşaktı ama ben bütün bedenimle gerilmiştim. Çünkü artık ona aynı şekilde bakamıyordum.

Dudakları dudaklarımdan ayrıldığında gözlerimin içine baktı.

“Kurallara sadık ol.”

Bunu deyip banyoya doğru yürümeye başlayınca içimde bir panik yükseldi.

Kolundan tuttum.

“Ağam?”

Durdu. Önce yüzüme, sonra kolunu tutan elime baktı.

Bakışları sertleşince elim refleksle geri çekildi.

“B-bugün açıklamasan mı evli olduğumuzu?” dedim aceleyle.

“Kendimi hazır hissetmiyorum.”

Attığı geri adımı geri aldı. Tekrar karşıma geçtiğinde bütün heybeti üstüme çökmüş gibi hissettim.

“Olmaz!” dedi dişlerinin arasından.

“O herif bana ait olduğunu bilecek!”

Sesi bir anda sertleşince kalbim yine hızlandı.

“Ya ağam…” dedim çaresizce.

“Ben söylerim Cihangir’i istemediğimi, konu kapanır ama gerçeği deme lütfen.”

Gözlerimin içine uzun uzun baktı.

Sanki niye bir anda fikir değiştirdiğimi anlamaya çalışıyordu.

Sonra elini kaldırdı. Ben ise düşünmeden refleksle kollarımı yüzüme siper ettim.

Nefesim kesildi. Bana vuracak sandım.

Çünkü artık onun neler yapabileceğini biliyordum.

Kollarımın arkasından korkuyla ona bakarken birkaç saniye odada sadece sessizlik vardı.

“Sen…” dediğinde, kalbim deli gibi atıyordu.

Yavaşça kollarımı indirdim.

Karşısında güçlü durmak artık çok zordu.

Onca kadının neden kaçtığını şimdi daha iyi anlıyordum.

“Sana vuracağımı mı sandın?” dedi dişlerin arasından öfkeyle.

Gözlerim dolmaya başladı.

Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım ama boğazımdaki düğüm büyüyordu.

Çünkü cevabım… evetti.

***


Fırat, zavallı Zerda’yı nasıl korkutmuşsa artık… 🥹
Yorumlarınızı merakla bekliyorum hatunlar. Ben gelecek bölümler için sabırsızlanıyor çünkü asıl bombalar orda…
🔥

““Sana vuracağımı mı sandın?”” öğesine 53 yanıt

Bölüm hakkında ne düşünüyorsun?

  1.  Avatar
    Anonim

    Yeni bölüm

    Beğen