Kırık Kanatlarla Yaralı Doğuş


***

-ÇEKDAR’DAN DEVAM-

Serhat itinin arabasını çorak arazinin kıvrımında gördüğüm an, motorun bağırtısına aldırmadan ayağımı gaz pedalının dibine kadar yasladım.

Tam o esnada, yalçın kayalıkların arasında patlayan tek bir el silah sesiyle dünya başıma yıkıldı.

Refleksle köklediğim fren balataları çığlık atarak kilitlendi; araba toprak yolun üstünde savrularak durdu. Ses, tepede duran arabanın yanından değil, yolun altındaki derin yamacın çukurundan gelmişti. Kapıyı tek bir hamlede kırarcasına açıp dışarı fırladım. Ne bastığım yeri görüyordum ne ayağımın altından kayıp giden çakılları; sesin dağda bıraktığı o kör yankıya doğru koştum.

Yolun kenarında durup gözlerimi aşağı indirdiğim an canımdan bir parça koptu.

Oradaydı. Toprağın üstünde, kanlar içinde hareketsizce yatıyordu.

“ZEMHERİ!”

Gırtlağımı yırtarcasına kopardığım o feryat, kayalara çarpıp bütün vadiyi inletti. Onun baş ucunda elinde silahla dikilen Serhat itinin bakışları beni buldu; gözlerindeki o cellat rahatlığı yerini ani bir dehşete bıraktı.

“Geberteceğim lan seni!”

Belimdeki silahı bir çırpıda çekip namluyu doğrudan o şerefsize doğrulttum. Dik yamaçtan aşağı gözümü kırpmadan, sert adımlarla inerken tetiğe art arda bastım. Mermiler etrafındaki taşları parçalarken o it, benim hışmımı görünce arabasına yetişip canını kurtarmak için ters yöne, tepeye doğru panikle tırmanmaya başladı.

Namludan çıkan kurşunlardan biri omzunu biçti; inleyerek sendeledi ama durmadı.

Zemheri’nin yanına vardığım gibi o iti boş verip, dizlerimin üzerine çöktüm.

“Zemheri!”

Toza ve kana bulanmış solgun beyaz yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Koskoca aşireti iki dudağının arasına bakan, adıyla şehri titreten ben, onun başucunda tir tir titreyen ellerime söz geçiremiyordum.

“Kurbanın olayım aç o güzel gözlerini.”

Beyaz saçlarının arasına sızan taze kan parmaklarıma bulaşıyordu; şakağından ve ayak bileğinden vurmuştu onu o soysuz.

Beynimin içi bir cehenneme döndü; aklımı kaçırmak, bütün bu dağları yerle bir etmek üzereydim ama şu an delirmeye hakkım yoktu. Sertçe yutkunup kendimi topladım; bana şu saniyede sadece buz gibi bir irade lazımdı.

İki parmağımı boynundaki o narin damara bastırdım. Derinden, çok zayıf ama inatçı bir vuruş çarptı.

O kurban olduğum kalbi hala atıyordu; direniyordu.

İçime dolan o vahşi umutla hiç vakit kaybetmeden kollarımı bedeninin altından geçirdim. Tüy kadar hafif kalmış bedenini göğsüme yaslayıp kucağıma aldığım gibi dik yamacı adeta parçalayarak yukarı koştum.

Arabanın arka kapısını açıp onu usulca koltuğa yatırdım. Tek bir saniye bile kaybetmeden direksiyonun başına geçtim; kontağı çevirdiğim gibi gaza asıldım. Lastikler taşları savururken ibre anında en sona dayandı; yolu yara yara hastaneye doğru sürmeye başladım.

Gözlerim bir yolda, bir dikiz aynasındaydı. Başından sızan kan koltuğun döşemesini boyuyordu; çok kan kaybediyordu, zaman aleyhime bir cellat gibi işliyordu.

“Dayan güzelim.” dedim, direksiyonu parmaklarımın eklemleri beyazlayana kadar kavrayarak. Çenemi sıktım, sesimdeki o sarsılmaz ağa ağırlığının altına sığınan bir yalvarışla ekledim.

“Kızımız için dayan.”

Hastanenin acil kapısına yanaştığımda Savaş her şeyi çoktan ayarlamıştı; sedye daha arabanın kapısı açılır açılmaz hazırdı, doktorlar ve hemşireler saniyeler içinde etrafımızı sardı. Zemheri’yi alıp hızla sedyeyi sürüklediler; hiç vakit kaybetmeden doğrudan ameliyathaneye aldılar.

Sürgülü kapı ağır ağır kapanırken, sırtımı soğuk duvara yaslayıp yere çöktüm.

Bakışlarım dizlerimin üstünde duran ellerime kilitlenmişti; parmaklarımın arasına, avuç içlerime, tırnak diplerime kadar onun kanı bulanmıştı.

Her şey benim yüzümdendi.

Gözümün önüne geldi; o lanet konağa gelmemek için bana nasıl direndiği… Ama ben o kör kibrime, o hastalıklı inadıma yenilmiştim. Sırf beni Narin’le görüp kıskansın, o kırılmayan gururu yerle bir olsun da bana sığınsın diye onu o kurt kapanının ortasına, cellatlarının gözü önüne bile bile atmıştım.

Ve geldiğimiz durum buydu işte.

O, içeride canıyla savaşıyordu. Konakta ufacık kızım bir başına anasının kokusunu bekliyordu. Koskoca Çekdar Ağa ise ameliyathanenin kapısında, sırtını duvara vermiş, elinden hiçbir şey gelmeyerek sap gibi çaresizce oturuyordu.

Ne benim ailemden tek bir kişi vardı bu koridorda ne de onun sözde ailesinden biri… Hayatı boyunca hep böyle yapayalnız mı bırakılmıştı bu kadın? Kimse bir kez olsun elinden tutmamış, onu karşılıksız sevmemiş miydi?

Hastane koridorunda sadece ben ve yanı başımda volta atan Savaş vardık; sadece ikimiz onun alacağı bir sonraki nefes için çırpınıyorduk.

“Senin yüzünden!”

Boş koridorda aniden patlayan o boğuk, yırtıcı sesle başımı yerden kaldırdım. Gözlerimi koridorun başına çevirdiğimde deliye dönmüş halde koşan Herdem’i gördüm.

Ağır ağır ayağa kalktım; sırtımı duvardan ayırdığım an üzerime çullandı. Bütün hıncıyla kaldırdığı yumruğunu tam yüzümün ortasına indirdi. Başım sertçe yana savruldu, dudağımın kenarı patladı ama tek bir hamle bile yapmadım; gardımı dahi almadım. Bu yumruğu sonuna kadar hak etmiştim.

“Madem sırrını biliyordun niye onu celladının ayağına kadar götürdün lan?!”

“Niye ona bu kötülüğü yaptın?!”

Sesi tavanı delip geçecek gibi yükseldiğinde, sendeleyen bedenimi yeniden geriye çekip sırtımı duvara yasladım. Gözlerimi onun öfkeden alev alev yanan gözlerinden bir saniye bile kaçırmadım.

Savaş hızla araya girip Herdem’i kollarından kavradı, geriye çekmeye çalıştı ama gözü dönmüştü; bütün öfkesi doğrudan bana işliyordu.

“Ona bir şey olursa seni kendi ellerimle gebertirim Kandaroğlu! Duydun mu beni?!”

Yüzüme karşı savurduğu bu tehdide tek bir kelimeyle bile karşılık vermedim. Çünkü bilmiyordu. Eğer Zemheri o kapının ardından çıkamazsa, eğer o kalbi durursa, beni vurmasına gerek bile kalmayacaktı. Bu canı kendi ellerimle, hiç düşünmeden ben alırdım zaten.

“Tamam kardeşim, sakin ol. Bağırıp çağırmanın vakti değil,” diyen Savaş onu zapt etmeye, omuzlarından tutup sakinleştirmeye çalışıyordu.

Başımı arkamdaki soğuk duvara yaslayıp gözlerimi hastanenin floresanlarla aydınlatılmış beyaz tavanına diktim. Beynimin içinde sadece onun yüzü, bana son bakışı dönüp duruyordu.

Sürgülü kapının sesi boş koridorda yankılanınca anında o tarafa döndüm. Bir hemşire aceleyle dışarı fırlamıştı.

“Kalbi durdu, yeniden çalıştırmayı başardık ancak acil 0RH negatif kan lazım.”

“Benimki uyuyor,” dedim tek bir saniye bile düşünmeden, hızla öne atılarak.

“Benimki de uyuyor,” diyen Herdem’le birlikte hemşire hemen önümüze geçti, koridoru işaret etti.

“Peşimden gelin lütfen.”

Yanımdaki Savaş’a baktım; başını salladı, ‘ben buradayım’ dercesine.

Zemheri’ye can olsun diye damarlarımızdan çekilen o kanı verdikten sonra koridora geri döndük; ameliyathanenin kapısında o kemiren, o lanet sessizlikle saatlerce yan yana oturduk. Ne Herdem tek kelime etti ne ben ağzımı açtım.

Tam 8 saat geçmişti. Koridordan ne içeri bir hekim giriyordu ne dışarı çıkan vardı. Yine de içeriden kopup gelecek kötü bir haberin ağırlığını taşımaktansa, bu kahredici bekleyişin içinde çürümek daha iyiydi.

Sonunda o ağır sürgülü kapı bir kez daha yana kaydı. Üçümüz de aynı anda ayağa fırladık.

“Durumu nasıl doktor?”

Ameliyathaneden çıkan cerrahın kolunu kavradım; parmaklarım kumaşın üzerinden etine geçti.

Doktor yorgunluktan çökmüş gözlerini yüzüme çevirdi.

“Beynine ve ayak bileğine isabet eden kurşunları çıkardık. Şu an için hayati bulguları mucizevi bir şekilde stabil seyrediyor ancak durumu hala kritik. Özellikle önümüzdeki yirmi dört saat bizim için çok önemli. Bu süreçte herhangi bir komplikasyon gelişme ihtimaline karşı hazırlıklı olmalısınız, Çekdar Bey.”

Duyduğum kelimeler beynimde patladı; adamın kolunu daha da hırsla sıktım, gözlerim karardı.

“Ne demek lan hazırlıklı olun? Yaşatacaksınız onu!”

Kükremem koridoru inlettiğinde adam geriye doğru sendeleyecek gibi oldu ama Savaş hızla aramıza girdi. Beni doktordan koparıp sırtımı sertçe duvara yasladı, iki eliyle yüzümü avuçlarının arasına aldı.

“Doktorlar elinden geleni yapıyor kardeşim. Ameliyatı atlatması bile başlıca bir umut.”

Kızarmış, damarları çatlamış gözlerimi onun yüzüne diktim. Göğsüm inip kalkıyordu ama sesim içimdeki o devasa korkunun altında ezilerek çıktı.

“Kritik diyorlar Savaş…”

Savaş başını öne eğip alnını alnıma yasladı; sesini sert, sarsılmaz bir tonda tutmaya çalıştı.

“Ona bir şey olmayacak. O inatçı kadın kızı için bile dirilir.”

Beni ayakta tutmaya, aklımı başıma getirmeye çalışıyordu ama içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Bacaklarımın bağı hepten çözüldü; duvarın dibine, o soğuk zemine bir kez daha çöktüm. Başımı titreyen ellerimin arasına alıp parmaklarımı saç diplerime geçirdim.

“Allah benim belamı versin!” diye haykırdım. Suçluluk duygusu içimi kemiriyordu. Zemheri’nin o halde yatmasının sorumluluğu omuzlarıma çökmüş, nefes aldıkça göğsümü biraz daha sıkıştırıyordu.

***

Yoğun bakıma alınmıştı.
Aramızdaki o lanet camın ardından onun kireç gibi soluk yüzüne bakıyordum. Başı kalın sargılarla sarılmış, kırılan ayağı alçıya alınmıştı. Ağzına solunum boruları takılmıştı; nefesini bile makineler veriyordu ona. Ama her şeye rağmen, monitördeki o çizgiler inip kalkıyor, o inatçı kalbi direniyordu.

İçeri girip parmaklarına dokunmama izin vermedikleri için, çaresizce açık avucumu soğuk cama yasladım; sanki tenim tenine değecekmiş gibi…

1 Gün Sonra

Tam yirmi dört saat geçmişti. Korktuğumuz hiçbir komplikasyon gelişmemişti çok şükür; o bıçak sırtı, o cehennem gibi kritik zamanı geride bırakmıştı.

Şimdi ise hekimler başına toplanmış, verdikleri ilaçları keserek onu yavaş yavaş uyandırmaya hazırlanıyorlardı. Birtakım aletlerle gözlerini, nabzını kontrol ediyorlardı ama ben camın ardında bir saniye bile yerimde duramıyor, tırnaklarımı avuçlarıma batırıyordum.

Ve sonra… Zemheri’nin göz kapakları titredi, kirpikleri ağır ağır aralandı.

Gözlerini açık gördüğüm an ciğerlerime saatler sonra ilk defa gerçek bir hava doldu; elimi saçlarımın arasına daldırıp başımı arkaya attım. Yanımdaki Savaş rahatlamış bir kahkaha atarak boynuma sarılınca, ben de kollarımı onun doladım; omuzlarımdaki koca yük bir nebze olsun hafiflemişti.

“Sana demiştim uyanır diye.” deyip sırtıma birkaç kez sertçe vurdu Savaş. Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi; ondan ayrılıp gözlerimi yeniden içeri, camın ardına çevirdim.

Doktorlar küçük bir fenerle göz bebeklerini kontrol ediyor, kollarına, bacaklarına dokunarak tepki almaya çalışıyorlardı. Zemheri sadece boşluğa diktiği gözleriyle onları izliyor, bazen yorulmuş gibi gözlerini yumup açıyordu ama dudakları kımıldamıyordu bile. Hala o ağır narkozun etkisinde, konuşamayacak kadar dermansız olmalıydı.

Nihayet kapı açıldı, başhekim dışarı çıktığında hızla önüne dikildik.

“İyi mi doktor?” dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizleyemeden.

“Ameliyatın risklerine rağmen şu an için durumu stabil…” dedi adam, ardından canımı sıkacak bir şey söylemeye hazırlanır gibi gözlüğünü burnunun üstünde geri itti.

“Ancak bazı nörolojik bulgular tespit ettik. Konuşma yetisi şu an için yok. El ve ayaklarında da belirgin his kaybı mevcut. Bunlar geçirdiği beyin travmasına bağlı olabilir. Fakat şu aşamada bunun kalıcı olup olmadığını söylemek mümkün değil. Gerçi yaşaması bile bir mucize. Önümüzdeki günlerde yapacağımız nörolojik değerlendirmelerle tablo daha net ortaya çıkacaktır. Geçmiş olsun Çekdar Bey.”

Doktor yanımızdan geçip giderken; gözlerimi hemen cama, Zemheri’ye çevirdim. Tekrar görebilmek için canımı ortaya koyduğum o buz mavisi gözleri doğrudan beni bulmuştu.

Doktorun kelimeleri beynimin kıvrımlarında bir kurşun gibi uğuldamaya başladı.

Konuşma yetisi yok… His kaybı…

O dik duruşlu, bana kafa tutan, kızını korurken aslan kesilen kadının o güzel sesini bir daha duyamama ihtimali göğsümü mengene gibi sıktı.

“En azından iyi. Ve daha da iyi olacak kardeşim.” diyen Savaş, elini omzuma koyup destek verircesine sıktı.

“Olacak.” dedim bende dişlerimin arasından.

Onu tekrar ayağa kaldırmak, o eski haline kavuşturmak için bu şehri, bu serveti, gerekirse canımı serecektim önüne. Eskiye dönemese bile… Yürüyemese, konuşamasa bile hep yanı başımda duracaktı.

Karım olarak… Kızımın anası olarak başımın üstünde yeri olacaktı.

Cama bir adım daha yaklaştım; zaten gözünü benden ayırmayan o donuk bakışlarına kilitlendim. Ne hissettiğini, beni duyup duymadığını anlamaya çalıştım. Cebimden telefonu çıkarıp hızla Nihan’ı görüntülü aradım. Şu koca dünyada onun yaralı ruhuna nefes aldıracak tek bir derman vardı; o da kızıydı.

Telefon daha ilk çalışta açıldı. Nihan, “Zemheri nasıl?” diye feryat eder gibi sordu.

Kamerayı yoğun bakım odasına, yatakta yatan Zemheri’ye doğru çevirdim.

“İyi güzelim. Kumsal’ı göster ona.”

Nihan titreyen eliyle gözyaşlarını silip kamerayı hemen yanındaki beşiğe, mışıl mışıl uyuyan Kumsal’a doğrulttu.

Ekranı bu kez cama yaklaştırıp Zemheri’nin görebileceği açıya getirdim. Göz bebekleri benden ayrılıp güçlükle ekrana doğru kaydı. Öylece, hiç kıpırdamadan baktı kızının ufacık yüzüne. Yüzünde ne bir sevinç kıpırtısı ne de bir kas hareketi belirdi; tamamen ifadesizdi. Ama bir saniye sonra, sol gözünden kopan tek bir damla yaşın şakağından aşağı usulca süzüldüğünü gördüm.

Telefonu tutan parmaklarımı kaskatı kesilene kadar sıktım.

Daha fazla bakıp da o kıpırdayamayan bedeninin içinde çaresizlikle kıvranmasın, o hasret canını yakmasın diye telefonu usulca aşağı indirdim. Avucumu yeniden o soğuk cama yasladım, gözlerimi doğrudan gözlerine dikip konuştum.

“İyi olacaksın Ağasının güzeli.”

Beni duyuyor muydu, zihnindeki o karanlığın arasından beni anlıyor muydu bilmiyordum ama o cama bir yemin gibi yaslandım.

Odadaki hemşire yatağın başına eğilip sessizce dudaklarını kıpırdatarak ona bir şey sorunca ne olduğunu anlamak için gözlerimi kıstım. Zemheri, başını oynatamasa da göz kapaklarını yavaşça yumup açarak onayladı kadını.

Hemen ardından hemşire cama doğru yöneldi; tek bir mekanik hareketle lamelli perdeyi çekip aramıza koca bir duvar ördü. O yatay şeritler birbirinin üstüne binip tamamen kapanmadan hemen önceki o son saniyede, perdelerin arasından bana dikilmiş buz mavisi gözlerini son kez yakaladım.

Bizi görmek mi istememişti? Yatağında öylece, savunmasız ve hareketsiz yatarken gözlerin üstünde olmasından mı rahatsız olmuştu? Yoksa… Beni orada görmek içindeki nefreti mi harlamıştı?

Başımı iki yana sallayıp bu soruları zihnimden kovdum. Şimdilik hiçbirinin önemi yoktu. Yaşıyordu ya. O kurban olduğum canı göğsünün kafesinde atıyordu ya, gerisi teferruattı.

Geceye doğru koridorun yapay ışıkları yarı yarıya kısıldığında, ameliyathane önündeki o sandalyede tek başıma oturuyordum. Savaş’ı zorla birkaç saatliğine göndermiştim. Hastanenin o ağır serum kokusu genzimi yakarken çıt çıkmayan koridorda bir hemşire adımları belirdi. Elinde küçük, buğulanmış bir cam şişeyle doğrudan yanıma geldi.

“Zemheri Hanım’ın göğüslerinde süt birikimi olmuştu. Ağrı ve aşırı dolgunluk yaşamaması için sütünü sağdık. Gerekli kontrolleri yaptık. Kullandığımız ilaçlar açısından da değerlendirdim, anne sütünde bebek için zararlı olabilecek herhangi bir maddeye rastlanmadı. Sütünü bebeğinize verebilirsiniz Çekdar Bey.”

Uzatılan cam şişeye bir an öylece baktım. Sonra şişeyi kadının elinden aldım.

Kendi canı pamuk ipliğine bağlıyken, parmağını oynatacak dermanı yokken bile hala kızının karnını doyurabiliyordu bu kadın… Bütün bir aşiret, bütün bir töre üzerine çullanmışken kızı için hala hayat üretebiliyordu.

Ona nasıl hayran olmayacaktım? Ben bu kadına nasıl diz çökmeyecektim?

“Sağ olun,” dedim hemşireye; sesim bu kez sert bir ağanın değil, göğsündeki yangına su serpilmiş bir adamın minnetiyle çıkmıştı.

Kadın koridorda uzaklaşırken avucumun içindeki o beyaz hayat kaynağına diktim bakışlarımı. Parmaklarımı ılık camın etrafına daha sıkı doladım; dudaklarımın kenarında yorgun, buruk ama içimi ısıtan sahici bir sırıtma belirdi.


-3 Hafta Sonra-

Sonunda bugün Zemheri’yi taburcu edeceklerdi. Ama bu üç haftada kimsenin yanına gitmesini istememişti. İlk defa bugün bulunduğu odaya girecektim.

Doktorlar son kez kontrollerini yapıp, başındaki sargıları açtılar. Her şey bitince bana döndüler.

“Şu anda el ve bacaklarında belirgin bir his kaybı yok. Ancak nörolojik durumundan dolayı zaman zaman ani güç kayıpları ve koordinasyon problemleri yaşayabilir. Özellikle ellerinde kavrama yetisini kısa süreli kaybedebilir veya dengesini yitirip aniden düşebilir. Bu nedenle bir süre bebeği yanında kimse yokken kucağına almamasını öneriyoruz. Hem kendisi hem de bebeğiniz için daha güvenli olacaktır.” deyip devam etti.

“Konuşma yetisi ise şu an oldukça sınırlı, neredeyse hiç konuşamıyor. Bunun ne kadar süreceğini şu aşamada kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak nörolojik takip ve rehabilitasyon süreciyle birlikte zaman içinde konuşup, toparlanmasını bekliyoruz.”

Doktorun söyledikleri ciğerime kor gibi otursa da hemen yanımızda gözünü bile kırpmadan bizi dinleyen Zemheri’ye tek bir üzüntü kırıntısı dahi hissettirmemek için çenemi sıkarak başımı salladım.

“Anladım Doktor Bey. Sağ olun,” dedim sesimi düz, sarsılmaz tutmaya çalışarak.

Hemşirenin getirdiği tekerlekli sandalyeye onu incitmekten korkarcasına yerleştirdim. Hastanenin çıkış kapısından geçip arabanın yanına kadar geldik; fakat onu kaldırıp koltuğa bindirmek istediğimiz an, parmaklarıyla sandalyenin soğuk demir kollarını var gücüyle kavradı.

Bırakmıyordu. Bedenindeki bütün dermanı o iki avucuna toplamış gibi direniyordu.

Hemen önünde dizlerimin üzerine çöktüm; parmaklarımı sandalyeyi sıkan kaskatı elinin üzerine koydum.

“Sorun ne güzelim?”

Başını hafifçe eğip doğrudan gözlerimin içine baktı; gözleri anında buğulandı, o buz mavisi hareler kırgınlıkla parıldadı.

Tek bir kelimeye lüzum yoktu; o bakışta her şeyi okudum. Benimle o konağa dönmek istemiyordu.

O taş avluda üzerine fırlatılacak zehirli bakışlardan, anamın o aşağılayıcı, can yakan sözlerinden kaçıyordu. Ama benim dün gece o konağın altını üstüne getirdiğimi, herkesin karşısına dikilip Zemheri’ye uzanacak tek bir dilin hesabını kanla keseceğimi söylediğimi bilmiyordu.

Hepsini susturmuştum; o çatı altındaki herkesi hizaya sokmuştum.

“Kimse sana bir şey yapamaz… söyleyemez.” dedim sesimdeki o sarsılmaz kararlılıkla.

Titreyen elini büyük bir çabayla parmaklarımın arasından çekip geriye doğru kaçırdı. Ama bırakmadım. Geri çekilen o narin parmakları tekrar yakalayıp avucumun içine hapsettim.

“Bır… ak.” dedi.

O tek kelime kesik kesik ve güçlükle döküldü dudaklarından. Günler süren o kahredici sessizliğin ardından sesini ilk defa duymak, içimde kabuk bağlamış ne kadar yara varsa hepsini bir anda kanattı. Ama geri adım atmadım.

“Kızımız seni bekliyor Zemheri.” dedim elimdeki o en can alıcı, en ağır kozu önüne sürerek.

Gözlerinde biriken yaşlar daha fazla dayanamayıp yanağına döküldü. Başka hiçbir şey onu ikna edemezdi, biliyordum; tek bir hamleyle elimi uzatıp tenine değen o sıcak damlayı başparmağımla usulca sildim.

“Gidelim mi?”

Gözlerini kucağına indirdi; istemeye istemeye, sadece kızı için, başını hafifçe aşağı yukarı eğerek onayladı.

Yerden doğrulup kollarımı bedeninin altına doladım. Sandalyeden kalkmasına yardım ederken bu kez ne kollarını kaskatı yaptı ne de geri kaçtı; hafifçe iç çekerek kendini göğsüme bıraktı. Onu arka koltuğa rahatça yerleştirdim.

Savaş çoktan şoför koltuğuna geçmiş, dikiz aynasından bana bakıp motoru çalıştırmıştı. Ben de beklemeden arka kapıdan girip Zemheri’nin hemen yanına oturdum. Mesafe koymaya çalışsa da omuzlarımız birbirine değiyordu.

Yol boyunca gözlerimi bir an olsun üzerinden çekemedim; o özlediğim, kaybettiğimi sandığım yüzünün her bir çizgisini hafızama kazırcasına inceliyordum.

Solgun tenine, kucağında hareketsiz duran zayıf ellerine baktım… Yaşadığı o cehennem, ölümün kıyısından dönüşü bile ondaki o duru güzelliği, o mağrur havayı söküp alamamıştı…

Eskiden bana öfkeyle bakardı; gözlerinde bir yangın, sözlerinde canımı yakacak bir hınç olurdu. Şimdi ise o yangının yerinde yalnızca kül kalmıştı. Kıpırdamayan dudakları, kucağında hissizce kenetlediği parmakları ve bana değmeyen o donuk bakışları, attığı her çığlıktan daha ağır vuruyordu yüzüme. Bana eskisinden bile daha mesafeli, ulaşılamaz bir yerde duruyordu.

Ve işin en kahredici yanı, ona tek bir laf etmeye hakkımın olmayışıydı.

Haklıydı. Başına sarılan o sargıların, ayak bileğindeki kurşun yarasının, bu sessizliğin ve bedenine çöken o dermansızlığın tek bir müsebbibi vardı; bendim.

Kendi kibrim, kendi bencil oyunlarım yüzünden onu o uçurumun kenarına ben itmiştim.

Elim hafifçe havalandı, dizinin üzerindeki eline uzanmak istedim ama parmaklarım havada asılı kaldı. Dokunsam canı daha çok yanacakmış, tenim ona o kurşunun yakıcılığını hatırlatacakmış gibi korktum; yumruğumu sıkarak elimi geri çektim.

Bu sessiz sürgün, ömrüm boyunca taşıyacağım en ağır cezam olacaktı…



Bu bölüm biraz canımızı yaktı… 🥹
Ama Zemheri’nin hikayesi daha yeni başlıyor. Kırık kanatlarla da olsa. 🕊️

Yeni bölüm yorum sınırı : 200 kişi

“Kırık Kanatlarla Yaralı Doğuş” ögesine 210 yanıt

Yorumlarınızı bekliyorummm…

  1.  avatarı
    Anonim

    Şu iğrenç babana inat hayatta kaldın yaaaaa helal be sana zemheri ellerine sağlık yazarcığım

  2.  avatarı
    Anonim

    Elinize emeğinize sağlık yazarım 👏♥️

  3.  avatarı
    Anonim

    Çok güzel olmuş yazarım

  4.  avatarı
    Anonim

    Kendı kıbrınde bogul cektar neler cektırdın kıza

  5.  avatarı
    Anonim

    Ahh zemheri mutlu olmayı en çok sen hak ediyorsun

  6.  avatarı
    Anonim

    Çekdarın duygularını okumayı daha çok seviyorum ama şuan acayip meraktayım zemheri çekdarı suçluyor mu ne hissediyor diye

  7.  avatarı
    Anonim

    Zemheriyi mesleğiylede okuyacakmıyız yazarcım

error: Content is protected !!